 |
|

2003©dengekurdistan |
|
| ABD'NİN YENİ IRAK-ORTADOĞU PLANI, MUHTEMEL GELİŞMELER VE TUTUMUMUZ |
ABD'NİN YENİ IRAK-ORTADOĞU PLANI, MUHTEMEL GELİŞMELER VE TUTUMUMUZ
Gelişmeler ve yapılmak istenilenler iyi irdelendiğinde; ABD'nin Irak ve Ortadoğu'da yeni bir plan yerine, yürürlükteki plana bir nevi balans ayarı yapmaya çalıştığı görülür. ABD'nin yıllar öncesinde şekillendirdiği, Avrasya üzerinde egemenlik kurma stratejisinde ve bunun alt versiyonu olan Büyük Drtadoğu Projesi'nde (BOP) bir değişiklik yok. Strateji ,yeni taktiklerle hayata geçirilmek isteniyor. Irak'ta ve önemlisi Ortadoğu'da ABD'nin çekilmek gibi bir planı yok, tersine yeni savunma bakanı Robert Gates katıldığı ilk NATO toplantısında; "Ortadoğu'daki tüm ülkelere bu bölgede ve Irak'ta uzun süre kalacağımızı anlatmaya çalışıyoruz" diyor. O halde ABD rejimi adına "yeni plan" dediği yönelişiyle ne yapmak istiyor. 1- Bush, son ay'larda sık sık "Irak'ta hata yaptığımızı kabul ediyorum" derken neyi kastediyor, neleri değiştirmek istiyor? Birincisi hatırlanacağı gibi ABD, Irak'ı işgal edip Baas rejimi devrildiğinde, yeni rejimin yada iktidarın hangi bileşenli olacağı en çok tartışılan konuların başında geliyordu. Yeni iktidar şekillenirken; ABD yönetimi ısrarla, Baas rejiminin siyasi, askeri yöneticileri ve hatta Baas partisinden tek bir üyeye bile yer vermemeyi diretti ve yeni iktidar öyle şekillendi. İktidar dışı bırakılan ve ağırlıklı Sunni Arap olan Baas rejiminin dinamikleri ise başka faktörlerle ama en çok da bu nedenle ABD işgaline karşı direnişin önemli bir bileşeni oldular. Bush'un "hata yaptık" dediği sorunların başında bu geliyor. İkincisi; dile getirilen diğer "hata" birincisi ile doğrudan bağlantılı ve yaptıklarının Irak ve Ortadoğu'da genelde Şiilerin özelde İran'ın güçlenmesine yol açtığını itirafıdır. Çünkü Ortadoğu'da ve genelde İslam coğrafyasında Sunni-Şii dengesinin Şiilerden yana dönmesi; hem yıllardır , ABD-İngiliz emperyalizminin işbirlikçileri olan S.Arabistan, Ürdün, Mısır gibi Sünni Arap rejimlerini ve İsrail siyonizmini rahatsız etmiş hem de tarihsel kökleri İsmailiye hareketine (ki bugün Şii hareketi ilerici,devrimci bir nitelik taşımaz) dayanan Şii militanlığının güçlenmesi, emperyalist ve bölge devletlerini tedirgin etmiştir. ABD bir nevi "Dimyat'a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma" misali sadık müttefikleri olan Sünnilerin etkinliğinin tehlikeye girmesiyle yüzleşti. Ek olarak, Latin Amerika'daki sol milliyetçi ve sosyalist iktidarlarla İran islam rejimi arasındaki dayanışma; Lübnan Hizbullah'ından bir yetkilinin "Che cennete gitmeyecek de Kral Fahd mı gidecek" türünden vurgu ve elbette İsrail prestijini ciddi sarsan Hizbullah'ın Lübnan direnişi ve nihayet son aylarda tartışılan sol ile islam ittifakkı gibi gelişmelerin bütünü dikkate alındığında; ABD, İngiliz ve İsrail bloku'nu Şiilere karşı harekete geçirdi. Yeni planda Şiilere karşı tutum geliştirirken, ABD bir taşla iki kuşu birden vurmanın hesabı içinde. Bu tehlikeli hesap, bir yandan İran Şii islam rejimi başta olmak üzere şiileri hedef alırken, diğer yandan Şiilere karşı Sünni ekseni oluşturma çabasıyla islam coğrafyasında kökleri çok gerilere dayanan Şii-Sünni çatışmasını bölge düzeyinde derinleştirmeyi amaçlıyor. Patriot füzelerinin Körfez ülkelerine konuşlandırılması; İran ve Suriye sınırına ABD askeri gücünün yerleştirilmesi yani Irak üzerinden İran ve Suriye'ye dönük savaş hazırlığı; Mısır, S.Arabistan, Kuveyt, B.A. Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Umman ve Ürdün'ü kapsayan Sünni eksenin yaratılması; Kürtlere, İran ve Suriye yani Şii rejimlerle "ilişkilerinizi kesin" baskısının somut adımı olarak Erbil'deki İran konsolosluğu'nun ABD'li askerlerce basılmasıyla "İran'dan uzak durun" mesajının verilmesi; Irak'ta Şii egemenliğini zayıflatmanın ilk adımı olarak Muktedir el Sadr liderliğindeki Bedir Tugayları'na dönük saldırı ,tutuklama adımları ve Irak'taki Şii ağırlıklı hükümete bu doğrultuda yapılan baskılar.... Bu vb. adımlarla ABD-İsrail bloku İran'ı tahrik etmenin ötesinde provoke edip, ABD hedeflerine doğrudan yada dolaylı bir eyleme yönlendirmek ve dönüp Dünya kamuoyuna, "işte gördünüz ilk saldırarak savaşı başlatan İran oldu" dedirtmek gibi bir planın ip uçları da var! 2- ABD-İsrail bloku; islam coğrafyasında Şii Hilali'nin, Irak'ta ise Şiilerin egemenliğini kırmaya yönelirken birden fazla veri ve çelişkiyi kullanmayı planlıyor. a) Bunların başında İran-Suriye eksenini bozmayı hedefliyorlar. Bu amaçla İsrail-Suriye ilişkilerinin iyiliştirilmesi ve bununla bağlantılı Filistin sorununun en azından ateşinin düşürülmesi düşünülüyor. Zira Filistin sorunu çözümlenmeden Irak'ta "istikrar" sağlanamaz, İran'a dönük hedeflerini hayata geçiremez. b) "Medeniyetler Çatışması" tezi tutmadı; İslam coğrafyasında Sünni-Şii çatışmasını derinleştirerek hem halkları kendi aralarındaki kanlı çatışmalarla yorup güçten düşürmek hem de Robert Gates'in belirttiği "uzun süre kalacağız" hedefinin varlık gerekçelerini süreklileştirmek istiyorlar. Çünkü şu an Irak'ta örgütler, hareketlerle sınırlı Sünni-Şii çatışması, bölgede devletler arası çatışmaya dönüşür, dönüştürülürse; genel de islamın islamı özel de Arabın Arabı katletmesine yol açacak kanlı bir savaş olur ki bu en başında siyonizmin ve böl-parçala-yönet siyasetini izleyen ABD'nin işini kolaylaştıracaktır. Dahası bir yandan Şii ekseninin başını çeken İran, diğer yandan yaratılmak istenen Sünni eksenin başına ise Türkiye çekilebilirse (ki ABD'nin Türkiye ile ilişkilerinde Kürt sorununuda etkileyecek buna dönük hesaplar var) ABD, stratejik hedefleri bakımından uygun bir siyasal iklimi yaratmış olur. Bu durum Kürt ulusal hareketini de ciddi etkileyecek bir gelişme olacaktır. Çünkü Türkiye'nin Sünni eksene çekilmesi durumunda; başta Güney Kürdistan olmak üzere genel de Kürt ulusal hareketinin, özel de Kerkük'ün geleceğini ciddi etkileyecek gelişmeleri içerecektir. Böylesine muhtemel gelişmeler karşısında ABD Kürt hareketini bir kez daha yüzüstü de bırakabilir, tersine Kürtler üzerinden savaşı başta İran, Suriye olmak üzere bölgeye yayma arayışına da girebilir. c) ABD'nin Irak üzerinden bölgeye dönük uzun vadeli hesapları olduğu ve Avrasya stratejisinin bir gereği olarak Irak'ta kaybetmemek için herşeyi göze alacağı açık. Ayrıca Irak'ta yenilip gitmek, İran-Suriye Şii ekseninin kazanması demektir. Bu ABD'nin yenilgisi olacağı kadar; S.Arabistan, Kuveyt, Ürdün gibi Sünni rejimler içinde ciddi bir tehdit olacaktır. S.Arabistan'ın ABD'nin "yeni Irak planı" çerçevesinde Irak'a asker gönderme hazırlığında olması bu tehdit algılamasından geliyor. ABD'nin Irak'ta Şii egemenliğini Sünnilerle dengeleyecek yeni planına Sünni Arap devletlerinden destek gelmesi de bu algılayışın ürünüdür. d) Bir süredir basına yansıyan, Bush ile El Maliki (Irak'ın Şii kökenli Başbakan'ı) arasındaki sert tartışmaların temelinde, Irak'ta ABD'nin Şii egemenliğini Sünnilerle dengeleme, dolayısıyla eski Baasçılar da dahil, Sunnilerin ordu ve polis başta olmak üzere yönetimde yer almalarına yeşil ışık yakma ile paralel Şii milisleri hedefleyen operasyonlar bulunuyor. El Maliki'nin temsil ettiği Şii hükümeti ve hatta muhalefeti ise, ABD'nin tersine; Arap da olsalar Sünni "hasımları" ile iktidarı paylaşmak istemiyorlar. Tersine Irak'ta petrol başta olmak üzere zenginlik kaynakları üzerinde Şii egemenliğinin pekiştirilmesini hedefliyorlar. Hatta El Maliki'nin temsil ettiği Irak Şii'leri; ABD ve koalisyon güçlerinin, Baas'çı ve genel de Sünni direnişçileri temizlemeyi, böylece Irak'ı Şii'ler için dikensiz gül bahçesi haline getirip kendilerine teslim etmeyi istiyorlar. Örneğin, El Maliki, "ABD bize silah verirse, 6 ay içinde direnişçileri (yani Sünni direnişçileri vb.) temizler ve böylece koalisyon güçlerinin varlığına gerek kalmaz" derken verdiği mesaj açıkça budur. ABD ve koalisyon güçleri ise tersine kendileriyle birlikte El Maliki'nin temsil ettiği Irak hükümetinin de başta Mukteda El Sadr'ın denetlediği güçler olmak üzere Şii milislere karşı harekete geçmelerini istiyorlar. İstiyorlar ama, El Maliki'nin siyasi destekçilerinden birinin Sadr'ın meclisteki temsilcileri olduğunu dahası Maliki'nin kendisinin Şii militanlığından geldiğini ve önemlisi Irak Şiilerinin Memluklulardan bu yana Sünni egemenliğinden ilk kez kurtulduklarının ruh haliyle davrandıklarını unutuyorlar. El Maliki, ABD baskısı karşısında Şii milislere karşı harekete geçilip çoğu militanın tutuklandığını belirterek ABD ile müşterek hareket etme mesajı verse de; ABD-Şii ittifakı, ABD'nin yeni Irak planı üzerinde sorunlarla yüklüdür. e)ABD Irak Ordusu'nun Irak'ta hakim olmasını iki nedenle istemiyor: Birincisi; mevcut durumda Irak ordusunun hakim olması, Şiilerin egemenliğinin pekişmesine yol açması nedeniyle, İkincisi; Irak Ordusu'nun direnişçiler karşısında başarılı hale gelmesi, ABD ve diğer işgal güçlerinin varlığını gereksiz hale getireceği nedeniyle de ABD istemiyor. Ayrıca ABD'nin Irak üzerinden muhtemel bir İran saldırısı, Şiilerin egemen olduğu Irak'ta sorunlarla yüklüdür. Zaten Mukteda El Sadr "ABD'nin İran'a dönük saldırısı halinde 60 bin kişilik güçlerini İran emrine vereceklerini" belirtmesi sadece sorunlardan biridir. ABD'nin yeni planında kendilerinin saldırı hedefinde olduğunu gören Sadr grubu, bir yandan El Maliki hükümetine dönük siyasi boykotlarını sona erdirerek ABD ile uzlaşma sinyalini verirken, diğer yandan da saldırılara karşı savunma hazırlıklarını sürdürüyorlar. Irak ve Ortadoğu'da ABD karşıtlığı büyüyor, BOP çöküyor, Irak'ta kalmanın bedeli ağırlaşıyor ve önemlisi çıkmak ile kalmak açmazında sıkışan ABD yeni taktiklerle bunu aşmaya ve BOP'u yeniden canlandırmaya çalışıyor, fakat bu çok zor. ABD'nin kendi içerisinden de büyüyen muhalefet Irak'ta askeri varlığını uzun vadeli tutma hedefini zora sokuyor. Bütün bunlara rağmen, Bush yönetimi Irak'ta kalmanın ötesinde, savaşı bölgeye yayabilir. Sorunu küçültemeyen ABD, büyüterek çözmeyi hedefleyebilir ve böyle bir çılgınlık kendisiyle birlikte bölge halklarına da pahalıya mal olacaktır. Savaş bölgeyi bir kez sardıktan sonra, ABD aradan sıyrılarak hatta kaçıp giderek kendini kurtarabilir, ama halkların boğazlaşması uzun yıllar alabilir. KKP, olarak önlenmesi gerekenin bu olduğuna inanır ve komünist, ilerici güçler buna dönük adımlar atmaya çağırır.
Türkiye'nin bölge politikası ve Kürtler
ABD ile Türkiye yönetimi arasında düşük yoğunluklu da olsa, son aylarda söz düellosu yaşanıyor. R. T. Erdoğan "koordinatörlük formülü çöktüğü"nü ilan etti. Ardından da ABD'den Kerkük referandumunun ertelenmesini istedi. Bu eksendeki tartışma da Erdoğan, "ABD on bin kilometre uzaktan gelip Irak'ın iç işlerine karışıyor da bizim sınır komşumuzun sorunlarıyla ilgilenmemiz neden iç işlerine karışma oluyor... Kusura bakmayın kendi güvenlik konularında Türkiye kendisi karar verir ve kimseye danışmaz" diye gürledi. Buna ABD'nin yanıtı gecikmedi; bir yandan "Kerkük referandumu Irak'ın bir iç sorunudur, kendisi karar verir" dedi ve "referandum zamanında yapılmalı" yönünde tutum alırken; diğer yandan ABD dışişleri bakanı Rice, 8 Sünni Arap ülkesiyle, "yeni Irak planı"na destek amaçlı toplantı yaptı. Bu toplantıda Sünni eksen adına komşu ülkeler "Irak'ın iç işlerine karışmayın" vurgusuyla İran ve Türkiye uyarıldı. ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin giderek gerilmesinin esas nedeni Kandil'deki PKK'nin varlığı ve buna ilişkin ABD'nin istenen tutum almaması değildir. Zaten Dışişleri bakanı Gül'ün MGK toplantısı ardından yaptığı açıklama da "en büyük tehdit Irak" derken de vurgu esas Kandil'deki PKK'ye değildi. Peki ne oldu da Irak Türkiye için en büyük tehdit oluverdi? Irak merkezli siyasi tansıyon neden birden yükseldi? Kerkük, Kürt Federe Devleti dolaysiyle Irak neden hızla Türkiye'nin en önemli iç siyaset konusu haline getirildi? Bu sorunlara yine sorularla yanıt arayalım: Irak'ın parçalanma ihtimalinin büyümesi mi? Türkiye neden Irak'lılardan çok Irak'ın birliğini savunuyor? Petrol yasasının oylanmasının yaratacağı sonuçlar mı? Özellikle Kürt Federe Devleti'nin yönetimine petrolün geçme kaygısı mı? Kekük'te referandumun yapılmasıyla Kerkük'ün Kürt yönetimine geçme ve dolayısıyla Türkmen'lerin gelecek kaygısı mı? Eğer sorun Türkmen'lerin kaygısı ise, yıllarca Baas rejimince Kerkük'ün Araplaştırılması hedefiyle Türkmen (ve Kürt)lerin uğratıldığı zülme Türkiye neden tek söz söylemedi? Bugün Türkmenlerin gerek Kürt gerek Irak parlementosu'nda siyaseten temsil edilmeleri ve ana dilde eğitim hakkı başta olmak üzere kültürel hakları anayasal garantiye alındığı halde neden Türkmenler üzerinde siyaset yapılıyor? Kandil'de PKK'nin varlığı mı yada daha da önemlisi PKK ile Güneyli ulusal güçlerin yakınlaşması mı? Son ay'larda Türkiye'nin Irak'ı birincil tehdit olarak algılanmasında, yukarıdaki sorunlamanın bütününün payı vardır, ama bu bütünün odaklandığı ana sorun ,genel de Kürt sorunu, özelde Kuzey Kürdistan'daki Kürtlerin geleceğidir. Kısacası Güneyli Kürtlerin devletleşmesi ve Kerkük'ün referandumla Kürt yönetimine dahil olması ve bunun genelde Kürtlerin özelde Kuzey Kürdistan'lı Kürtlerin siyasal yönelimleri üzerindeki muhtemel sonuçlarından duyulan korkudur. Ayının 40 hikayesinden 39'unun armutla ilgili olması misali, Türkiye'nin de Ortadoğu özelde Irak'a dönük 40 kaygısının 39'u Kürtlerle, özelde Kuzeyli Kürtlerle dolayısıyla Türkiye devletinin kendi geleceği ile ilgilidir. Yoksa Türkiye Irak'ın parçalanmasına üzülmek bir yana tersine sevinir. Çünkü daha dün güçlü bir Irak'ı kendisi için tehdit olarak gördüğünü biliyoruz. Esas kendisinin gelecek kaygısı nedeniyle Irak'ın geleceğinden kaygı duyuyor. Bu amaçla TBMM'de Irak üzerinde genel görüşme açıldı ve gizli oturumda, Güney Kürdistan'a askeri seçenek başta olmak üzere müdahale ele alınacaktır. Gizli oturumda nasıl bir karar çıkacak belli değil, ancak genel siyasal iklim, müdahale yönünde şekillendiriliyor. Türkiye, 80 yıldır Kürt ve ulusal azınlıklar sorununda izlediği yanlış siyasette ısrar ederse bu, Kürt ve Türk halkı başta olmak üzere bölge halklarına pahalıya mal olacaktır. Bilinen deyimdir; "kurda sormuşlar boynun neden kalın, kendi işimi kendim çözerim" demiş. Eğer Türkiye'nin bizzat kendi red ve inkar siyasetini inatla sürdürüp Kürt sorununda ciddi yeni açılımlar geliştirmezse; hatta kendi iç sorununu baskılamak için diğer Kürdistan parçalarına müdahaleye kalkarsa; hem Kürdistan'ın farklı parçalardaki Kürt halkını bizzat kendi politikaları sonucunda birleştirir hem de başka ülkelerin iç işlerine doğrudan müdahaleyle dış güçlerin özelliklede ABD gibi emperyal güçlerin de Türkiye'nin iç işlerine müdahalesine davetiye çıkarmış olacaktır. KKP, olarak, böyle bir siyasetle Türkiye'nin bölgede rol üstlenemeyeceği, üstlenmeye kalkarsa evdeki bulgurdan da olmayla yüzyüze geleceğine inanıyor ve bu kör siyasete karşı herkesi tavır almaya çağırıyoruz.
MİT Raporunun Yankıları..
MİT raporunda ve müsteşar Emre Taner'in basın açıklamasında şunlar dikkat çekiyor: "Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu arasında bir iç hat pozisyonuna sahip ve ayrıca bu pozisyon kademeli olarak Orta Asya'ya açılan alanlarla da bağlantılıdır." Türkiye bu alanda "merkezi pozisyon kazanıyor", "Bulunduğumuz dönem gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır.... bir çoğu ulusal egemenliklerini büyük oranda yitireceklerdir". 21.yy ilk çeyreğindeki gelişme "bir yüzyıla damgasını vuracak nitelikte"; 21.yy'da istihbaratın önemi artıyor,"istihbaratın dışa-bölgeye-dünya'ya dönük yönünün güçlendirilmesi" ve "Türkiye gerek stratejik, gerek jeopolitik önemi nedeniyle kendisini olayların akışına bırakmamalı, bekle-gör, tavır al taktiği ile kendini sınırlama lüksüne sahip değildir.... yanlız savunma pozisyonunda olmak Türkiye şartları nedeniyle kabul edilemez" deniliyor. Rapor ve devamında yapılan tartışmalar ilginç tutum ve yönelimlere yol açtı. a- Deniz Baykal'lı CHP; MİT'in "yalnız savunma pozisyonunda olmak kabul edilemez", "birçok ulusal devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybedeceği" gibi vurgularından hareketle "eyvah ulus devlet elden gidiyor savunma yok saldırıya geçelim" sonucunu çıkardı. Baykal bunu çıplak olarak şu sözlerle ifade etti; "barışçıl çözümün artık şansı yoktur", "Kuzey Irak'a askeri müdahale sağlayacak bir meclis yetkisini CHP destekleyecek"tir. Kör milliyetçilik tam da buna denir. Kısacası Baykal'lı CHP'nin MİT raporuna ilişkin algılayışı budur. Bunda CHP'nin AKP'yi seçim sürecinde sıkıştırma taktiğinin de rolü vardır. b- AKP ve esas Erdoğan'ın danışmanlarının ise bir süreden beri "stratejik derinlik" yada "yeni Osmanlılık" adı altında; "ABD, küresel aktör, dünyayı Ortadoğu'dan başlayarak değiştiriyor. Bizde yanında yer alalım, bölgede etki alanımızı genişletelim. Eski Osmanlı topraklarına dönük yeni nüfus alanlarını oluşturalım" şeklinde özetlenebilir. AKP hem bundan hareketle hem özellikle de MİT raporundaki yönelimlerle paralel olarak bizzat Erdoğan defalarca "ABD ile Ortadoğu ve Irak konusunda müşterek hareket etmeye hazırız" diyerek Türkiye için "stratejik derinlik" adına rol alma talebinde bulundu. Fakat daha halen çözümlenmemiş sorun olan İran'a dönük politika başta olmak üzere başka bir çok nedenle ABD Türkiye"nin rol alma talebine açık yanıt vermedi. Somutta, ABD dışişleri bakanı C.Rice'nin 8 Sunni Arap ülkesiyle yeni Irak planını görüşürken, Türkiye çağrılmadı. c- M.Ağar liderliğindeki DYP, belliki Ağar'ın geçmiş konumu nedeniyle MİT raporunu CHP'den oldukça farklı algılayıp yorumladı. Ağar zaten "dağda silah patlatacaklarına Ova'da siyaset yapsınlar" yada "Ortadoğu ve Kafkasya'ya uyarlanmış Benelux (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) modeli"ni çözüm olarak sunmuştu önceden. Ve MİT raporunun ardından "haydi ordu Kerkük'e" bayrağını açan CHP, MHP gibi kör şoven siyaset yerine Güney Kürdistanlı Kürt ulusal hareketi de dahil, bölgeye dönük "kaynaşmaya , bütünleşmeye ve bu sayede etnik tansiyonu düşürmeyi" amaçlayalım diyerek Kürt sorununda diyalog ve siyasi çözüm yönünde mesajlar verdi. d- MİT raporunun ardından eski MİT yöneticileri de basının karşısına çıktı. Bunlardan biri eski Müsteşar Köksal Sönmez, Can Dündar ile görüşmesinde "Türkiye'nin Kürt sorununda kırmızı çizgileri aşıldı. Kürt devletiyle yaşamayı öğrenmeli" diyerek saldırı ve işgal yerine diyalog ve işbirliğini önerdi. Diğeri, 41 yıl MİT'te görev yapan ve son olarak müsteşar yardımcılığından yeni emekli olan Cevat Öneş'ten gelen ilginç yorum ve görüşlerdi. Anayasal değişiklik dahil, 80 yıllık "ezberi bozan" açıklamalarından bazıları şöyle; "Türkiye barışını arıyor" adlı Kürt Konferansına izleyici olarak katılan Öneş; "Türkiye'nin bütünlüğü içinde bir çözüm arayışı öne çıkarıldı, seviyeli bir toplantıydı", "Dağda ölen PKK'li de bizim vatandaşımız, kardeşimiz, PKK Türkiye'nin realitesidir". "Anayasa'daki Türklük tanımının da değiştirilmesi gerekiyor", "Çağrıda sezinlediğim içtenliğin olup olmadığının teyidini de bizzat katılarak yapmak istedim. Büyük fotoğrafa bakıldığında, Türk'ü, Kürt'ü, Laz'ı, Boşnak'ı, Çerkez'i, Arap'ı, Çingene'si, Alevi'si, Sünni'si, Hiristiyan'ı ile tüm etnik, inanç-mezhep ve kültür farklılıklarının yarattığı çiçek bahçesinin gücü ve zenginliğini görebilmekten mutlu oldum." "Bekle gör anlayışının terkedilerek çözüm iradesi ortaya konulmalı, eleştireceğiz, özeleştiri yapacağız, ama mutlaka ortak dil yaratacağız" diyor. (Milliyet, 18,19,20-2007. Görüldüğü gibi eski Müsteşar yardımcısının MİT raporundaki "Türkiye bekle-gör tavır al taktiği ile kendini sınırlama lüksüne sahip değildir" belirlemesine ilişkin algılayışı ve önerileri CHP'den oldukça farklı. e- Kürt sorununda esas son sözü söyleyecek olan Ordu'nun olup bitenlere ilişkin tavrı nedir sorusu önem kazanıyor. Ordu, süren tartışmayı izliyor ve kendi içinde tartışıyor. Birden fazla seçenek üzerinde duran ordu bir yandan af dahil yeni açılımlara hazırlanıyor. Diğer yandan Y. Büyükanıt'ın Şubat ayındaki ABD gezisinin sonuçları bekleniyor. Çünkü Büyükanıt ile ABD yetkilileri arasında bölgede Kürt ve Kerkük sorunundan İran'a dönük müdahaleye varana kadar birçok sorun üzerinde görüşme ve pazarlık yapılacaktır. f- Komünistler olarak algılamamız ne? Türkiye'nin Kürt sorunundaki kırmızı çizgileri aşıldı, sıkıştı ve tam anlamıyla bir yol ayrımına gelip dayandı. Ne yapabilir? Birincisi; kötünün kötüsü yaratılan milliyetçi şoven basıncın baskısıyla Türkiye, Güney Kürdistan'a askeri müdahaleye girişir. Bu hem Kürt hem de Türk ve bölge halkları için tam bir felaket olur. İkincisi; Güney'e askeri müdahalede bulunurken aynı süreçte Kuzey'de Kürt sorununda kimi adımları da beraberinde atabilir. Bu ikili tutumu, bir yandan "gördünüz mü devlet adım attı, atıyor" beklentisiyle Kuzey'li Kürtleri yatıştırma, oyalama ve Güney'le birlikte hareket etmelerini engellemek için yapabilir. Ki bu tutum özünde red ve inkar siyasetinin devamı demektir. Diğer yandan Güney'in işgali durumunda şimdiden hesap edilemeyecek gelişmeler sonucunda, Güney'i de içeren Kürt-Türk federasyonuna yönelme seçeneğine açık kapı bırakmak için yapabilir. Üçüncüsü; gerçekten mevcut ülke ve bölge siyasi iklim ve denkleminde Kürt sorununda adım atılmasını kaçınılmaz görür ve C.Öneş'in Anayasa'daki Türklük tanımında önerdiği değişiklik de dahil siyasi çözüme doğru adım atar. Fakat "Osmanlı'da oyun çok" denilir, Osmanlı'nın torunları iddiasıyla davranan Türk rejimi de nasıl bir manevra yapacak? Yakında göreceğiz. Çünkü bunlar olup biterken, Diyarbakır'dan Erbil'e uzanan coğrafya'da Kürt Hizbullah'ı yeniden örgütlenmeye hız verdi. Demekki T.C. rejimi elinde tutacağı bir kart olarak Hizbullah örgütlenmesini yeniden tetikliyor. Çünkü bölgeden bu yönden haberler geliyor. Eğer Türk rejimi, birinci seçeneği benimserse, ipi devletin elinde olan Kürt Hizbullah'ını Kürt yurtseverliğine karşı yeniden öne çıkarabilir. Bunun ip uçları yeniden filizleniyor. Kürt ulusal ve bölge devrimci hareketinin birden fazla seçeneğe hazır olması gerekir.
Ulusal Harekette Öne Çıkan Sorun; Birlik Olabilmek!
KKP, Kürt ulusal hareketinin bütün bu sorun ve gelişmeleri irdeleyerek yeni açılımlar geliştirmesi gerektiğine inanır. Öncelikle kendi öz dinamiğine güvenmeli ve bunu pekiştirmelidir. Sonra bölge halkları ve devrimci, ilerici hareketiyle ilişkileri ve birlikte mücadeleyi geliştirmenin ana halkalarını oluşturmalıdır. Ancak o zaman bölgenin işgalci devletleri ile emperyalist güçlerin farklı hesaplarının yarattığı, yaratacağı boşluk ve çelişkileri kendi lehine değerlendirebilir. KKP, halkımızı, halklarımızı ABD ve diğer emperyalist, sömürgeci devletlerin çıkarları gereği Kürt hareketiyle ilişkilenme taktiklerine karşı tavır almaya çağırır. Kürt ulusal hareketi, başta Güney'le olmak üzere iç dayanışmasına geçmişten daha fazla önem vermeye çağırır ve bu açıdan PKK ile Güneyli ulusal hareket arasında işbirliği ve dayanışmanın giderek gelişmiş olmasını olumlar. Bu yöndeki her adımı önemser. Çünkü yukarıda ana çizgileriyle belirttiğimiz, bölgenin mevcut siyasal ikliminde; Kürtler arası çatışmadan büyük yarar gören birden fazla güç odağı var. Bunlar kimi provokatif eylem ve kışkırtmalarla Kürt ulusal hareketin de iç çatışmaları geliştirmek için bu gün daha fazla çalışacaklardır. Özellikle Türkiye, Kuzey ile Güneyli Kürt ulusal demokratik hareketin arasına nifak sokabilmek için her yolu deneyecektir. KKP, bunların bilinciyle tüm devrimci ilerici güçleri ortak davranmaya çağrır. KKP, Kürt sorununun çözümünde Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı ve bu hakkın bürüneceği biçim olarak her parçada federasyonu Kürt halkının bölge halklarıyla özgürce ve kardeşçe birlikte yaşamasının temel koşulu olarak görür, savunur. Çünkü, ancak federasyon ile halklar arasında "milli yarar'a dayanan kanlı boğuşmalar önlenebilir. Halkları böl-parçala-yönet siyasetini güdenlerin hesapları bozulabilir. Emperyalist saldırganlığın, şöven milliyetçiliğin bölgeyi kuşattığı günümüz koşullarında emperyalizme, şovenizme karşı mücadele ile birlikte "milli yarar siyaseti"ne de "hayır" diyerek karşı duran; bu karşı duruşu Kürdistan'dan bölgeye doğru geliştirmeye çalışan; halkların özgür birlikteliğini kavgasının odağına alan KKP'nin mücadelesine omuz vermeye çağırır.
Kürdistan Komünist Partisi Merkez Komitesi 24 Ocak2007
|
|