Kurdi Türkçe Deutsch English Français
4KKP     4Kurdistan     4Ortadogu     4Dünya    

2003©dengekurdistan

KKP 5

KKP 5. GENEL KONGRE BELGELERİ

1- KKP 5. Genel Kongresine Sunulan Merkez Komitesi Politik Raporu

        A - Uluslararası Durum
            - Küreselleşme Derinleşiyor
            - Küreselleşen Kapitalizme Karşı Muhalefet Büyüyor
            - Dünya Komünist Hareketinin Birliği Olarak Enternasyonalizm
            - Irak`a Müdahale ve Kürtlerin Geleceği
            - Emperyalist Merkezler Arası Pazar Kavgası Kızışıyor
            - Ortadoğu`nun Temel Sorunu: Kürt Sorunu Çözüm Bekliyor
            - Bölgenin Kanayan Diğer Bir Yarası: Filistin

        B - Türkiye ve Kuzey Kürdistan`da Siyasal Gelişmeler
           - Avrupa Birliği ve Tutumumuz
           - AB Süreci ve Kürt Sorunu
           - “Demokratik Cumhuriyet” Tezi İflas Etmiştir
           - Türkiye Komünist Hareketinin Kürt Sorununa Yaklaşımı Kemalizm Baskısından Kurtulamıyor

        C - Politik ve Örgütsel Sorunlar


2- KKP 5. Genel Kongre Kararları

    I- Emperyalist Saldırganlığa ve Halkımıza Dönük Savaşa İlişkin
    II- Küreselleşme ve Komünistlerin Tutumu
    III- Genel Çizgileriyle Politik ve Örgütsel Yönelişler Üzerine

3- Kongre Sonuç Bildirisi







KKP 5. KONGRESİNE SUNULAN MERKEZ KOMİTESİ POLİTİK RAPORU

ULUSLARARASI DURUM

Yoldaşlar

Gelişmeler son 10 yılda dünyada ve bölgemizde savaş halinin, terörün tırmandığını, emeğin ve ezilen halkların üzerindeki baskıların ve sömürünün yoğunlaştığını gösteriyor. Emperyalist haydutların saldırganlığı günümüzde daha dolaysız ve çıplak gelişiyor. Kısacası, sermaye 21. yüzyılın başında daha saldırgan bir yönelim içerisinde.
Emperyalist rejimler ve işbirlikçileri, 40 yıldır sürdürdükleri “soğuk savaş” süresince, denetimlerindeki medya araçlarıyla hep şu yalanı propaganda ettiler: “Savaşın, terörün, düşmanlıkların yaratıcıları komünistlerdir, komünizmdir”. Peki, “komünizm yıkıldı”; dünyaya barış mı geldi? Hayır! Tersine SSCB liderliğindeki reel sosyalizmin yıkılmasının ardından dünyada savaş ve terör daha da tırmandı, tırmandırılıyor. 1990 öncesine oranla emperyalist gerici saldırganlık daha da güçlendi. Öyle ki, “gücü gücü yetene” misali, kimin kılıcı keskinse, o, kelle alıyor. ABD militarizminin temsilcisi olarak G.W.Bush eline kılıcını almış, karşısına dikilenin kellesini koparmaya çalışıyor.
20.yy devrimci dalgasının dinamikleri kendi işlevlerini artısıyla, eksisiyle yerine getirdiler ve dalga geri çekildi. Devrimci dinamikler yıkıldılar ya da değişime uğradılar, uğruyorlar. Emperyalist rejimler ve tüm gericiler bu durumu, “tarih hatasını düzeltti” türünden beylik sözlerle izah ederken; “artık komünizmin tehlike olmaktan çıktığını” da ilan ettiler. Ama gelişmeler dünya barışını tehdit eden savaş ve terörün yaratıcısının emperyalist-kapitalist sistem olduğunu kısa sürede bir kez daha çıplak olarak sergiledi.
Son 10 yılda, yerel ve bölgesel savaşlarda ciddi tırmanış oldu. Ve önemlisi, bu savaşların hemen hemen tamamında emperyalizmin taraf olup, aktif davrandığı görüldü.
Ayrıca emperyalist rejimler, artan saldırganlıklarının gerekçesi olarak “yeni düşman”ı yaratmakta da gecikmediler. Sermaye dün “küresel düşman” olarak gördüğü komünizm yerine, bugün “küresel terörizm”i yeni düşman olarak belirliyor. Çünkü sermaye kendi siyasi rejimleri aracılığıyla her zaman emeğe, ezilen halklara ve onların ilerici, devrimci dinamiklerine saldırının gerekçelerini (malzemesini) bulur, yoksa yapay düşman bile yaratır Emperyalizm,özel olarak da ABD rejimi dünya çapındaki saldırganlığı için yeni “düşman” yaratmakta elini tez tuttu. 11 Eylül saldırısının ardından Bush,”ya teröre karşısın ya teröristsin” dedi ve bu “yeni düşman” kavramı etrafında yeni bir saflaşmayı dünyaya dayattı.
Emperyalizm, sınırları ve niteliği belirsiz bu “küresel terörizm” kavramıyla, komünist hareket dahil, emperyalizme ve kapitalizme muhalif olan tüm yerel ve uluslararası dinamikleri hedef almayı amaçlıyor. Bugün bölgesel çıkarlarına ters düşen Saddam rejimi gibi iktidarları doğrudan saldırının hedefi haline getiriyor, getirebilir. Farklı dinamikleri farklı gerekçelerle “terörist” tanımının içerisine alan emperyalizm; değişen zaman ve mekanda bu dinamikleri saldırı hedefi haline getirmek için düşman tanımını bilinçli olarak olabildiğince esnek ve belirsiz tutmaktadır.

Yoldaşlar
Bugünkü dünya, 20.yy başında olduğu gibi, yine emperyalizmin hakim olduğu bir dünya. Öyle ki, belli başlı emperyalist güç merkezleri bile aynı. Sadece, emperyalist merkezlerin, güçlerine göre, sıra konumları değişti. Ve 20.yy boyunca emperyalistler arası paylaşım savaşlarına yol açan hammadde / enerji kaynaklarını ve pazarları ele geçirme kavgası bugün de yoğun yaşanıyor. Pazar ve savaş kavramı bugün de iç içe.
21.yüzyıla girerken, kapitalist sanayi uygarlığının geleceği, dünyada hızla tükenen fosil enerji kaynaklarına bağlı hale geldi. Bunca teknolojik gelişmeye rağmen kapitalist uygarlık halen fosil enerji kaynaklarını aşan bir enerji düzeneğini geliştiremedi. Daha doğrusu geliştirmek istemiyorlar. Güneş enerjisi başta olmak üzere sınırsız enerji kaynaklarının kullanıma sokulması, fosil enerji kaynakları ile çalışan sistemin bir bütün olarak çökmesini beraberinde gerektirecektir. Yani kapitalizmin çöküşünü getirecektir. Ki burjuvazi bunu, yani kendi intiharını göze almaz, alamıyor.
Bu açmaz, emperyalist merkezleri ölümüne fosil enerji (petrol, doğal gaz, kömür vb.) kaynakları üzerinde denetim kavgasına itiyor. Emperyalizm ayakta kalabilmek için daha fazla enerji kaynakları üzerinde denetim kurmak zorunda. Enerji kaynaklarına sahip olmak ya da olmamak emperyalistler için var olmak veya yok olmakla özdeştir.
Petrol başta olmak üzere, fosil enerji kaynakları esas olarak Avrasya, yani Balkanlardan Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada bulunuyor. Ve dikkat edilirse, ABD ve diğer emperyalist merkezlerin tüm güçleriyle odaklandıkları coğrafya Avrasya’dır.
“Avrasya’ya hükmeden dünyaya hükmeder” belirlemesi, ABD’nin 21.yy stratejisinin temelini oluşturuyor. ABD, Avrasya stratejisini 1990’lı yıllarda şekillendirerek adım adım hayata geçirmeye çalışıyor. Sorun “Bush’un aküsünün kıtlığı” ya da ekibinin “şahinliği” ile izah edilemez. Sorun ABD kapitalizminin ayakta kalıp kalmama sorunudur.
Kendini dünyanın “tek süper gücü” olarak gören ABD; 21.yüzyılda konumunu koruyabilme yolunun Avrasya’yı kontrol altında tutmaktan geçtiğinin bilinciyle öncelikle Avrasya üzerindeki Rus hegemonyasını kırmaya yöneldi. Bir yandan güney ve güneydoğudan Rusya’yı kuşatmak, diğer yandan Çeçenistan başta olmak üzere iç sorunlarıyla uğraşmasına süreklilik kazandırmak bu stratejinin önemli ön adımlarından bazılarıydı.

Yoldaşlar
11 Eylül saldırısının ardından, ABD yakaladığı “tarihi fırsatı” değerlendirmekte gecikmedi. Ve tarihte ilk kez ABD askeri Güney Kafkasya’dan Ortaasya’ya uzanan coğrafyaya ayak basıyor. Afganistan’a kalıcı yerleşirken, aynı süreçte Gürcistan ve Özbekistan başta olmak üzere, kimi Türki cumhuriyetler, topraklarını ABD askerine açtılar. Afganistan ve Irak, ABD - İngiliz emperyalist bloğu için kilit iki ülke! Afganistan, Ortaasya ve Kafkasya enerji kaynaklarının denetlenmesinde önemli bir giriş kapısıdır. Irak ise Ortadoğu petrol kaynaklarının kalbinde yer alıyor. Afganistan’da şimdilik hedefe varılmış gözüküyor, sırada Irak var. Ve sıra Irak’a gelince birçok açıdan -tabir uygunsa- kıyamet kopmaya başladı. Hem emperyalist güçler arası çelişkiler derinleşti, hem de dünya çapında savaş karşıtlığı güçlenmeye başladı.
ABD savaş makinesi 1930’lu yılların Almanya’sı benzeri bir yönelim içerisindedir. Dün Hitler Almanyası “ya benden yanasın ya da düşmanımsın” diyordu. Bugün Bush ABDsi benzer bir tutumla “ya teröre karşısın ya da teröristsin” yani ya benden yanasın ya da düşmanımsın diyor. Dün Almanya Avrupa’nın egemeni olmak istiyordu, bugün ABD dünyanın; özelikle de Avrasya merkezli dünyanın egemeni olmaya planlıyor. Dün Hitler Almanyası Avrupa kıtasını silah zoruyla denetim altına almayı denedi. Ve SSCB’den burjuva demokratik rejimlere, hatta gerici, tutucu rejimlerin iktidar olduğu ülkelere varana kadar kıtayı silah zoruyla teslim almaya yöneldi. Bugün ABD rejimi, kendini merkez alan bir dünyayı amaçlıyor; bu amaçla kendisine karşı tutum alan, hatta politikalarına ilişkin tarafsız davrananlara varana kadar çeşitli ülkeleri ,belirli bir sıra konumuna tabi tutarak, hedef alıyor. Bu hedefte, sosyalist Küba ya da K. Kore de var, burjuva demokrat Hugo Chavez’in iktidarı da; gerici şeriatçı Taliban rejimi de, Irak`taki şoven diktatör Saddam iktidarı da, hatta ve hatta “pazar kaptırıyoruz” kaygısıyla politakalarına karşı çıkan Almanya, Fransa, Rusya gibi emperyalist rejimler de yer alıyor.
Ancak Almanya “Dimyata pirince koşarken evdeki bulgurdan olma” misali parçalanarak etkisizleşmişti. Almanya ve müttefikleri 2. Dünya Savaşı’ndan etkisizleşerek çıkarken, SSCB’nin yanı sıra ABD 20.yüzyılın etkin gücü olarak çıkmışlardı. Veriler, olgular ve sürecin öne çıkan dinamikleri bize Hitler Almanyasının 20. yüzyılda uğradığı akıbetin aynısına, Bush’un ABDsinin de 21.yüzyılda uğrayacağını gösteriyor; bundan kuşku duymuyoruz.

Yoldaşlar
ABD rejimi izlediği politikalarla, dünyanın kabadayısı misyonuna soyunmuş, “güç bende, istediğimi yaparım” diyen külhan misali, herkesi kendi önünde diz çökmeye zorluyor. Bu politikasıyla ABD rejimi şahsında emperyalizm, dünya insanlığının vicdanında sorgulanıyor, yargılanıyor. Dahası uluslararası ilerici, hümanist, devrimci güçler, dünya halkları hatta burjuva demokratik dinamikler ABD-İngiltere bloğunun şahsında emperyalizme karşı yeniden harekete geçiyor. Küreselleşen kapitalizme karşı gelişen mücadele dinamiği ile ABD, İngiltere bloğunun saldırgan politikalarına karşı gelişen anti emperyalist tepkiler birleşerek ya da örtüşerek büyüyor, güçleniyor. Bağdat’ta canlı kalkan olma yönelimi bu örtüşmenin ürünü olarak gelişiyor.
ABD, İngiltere bloğunun tek başına belli başlı enerji kaynaklarını denetleme ısrarı ve buna uygun siyasi, askeri yönelimleri, emperyalist güçler arasındaki çelişki ve çatışmaları da derinleştiriyor. Çünkü ABD kapitalizminin yaşamsal önemde ihtiyaç duyduğu fosil enerji kaynaklarına aynı yoğunlukla AB, Japonya ve Rusya kapitalizmi de ihtiyaç duymaktadır. ABD’nin Irak’a dönük askeri hareketine karşı çıkan Almanya, Fransa ve bunlara dahil olan Rusya’nın karşı çıkışlarının temel nedeni insani kaygılar vb. değil, pazar pastasından dışlanmış olmalarıdır.

KÜRESELLEŞME DERİNLEŞİYOR, DERİNLEŞTİRİLİYOR

Yoldaşlar
Günümüz dünyasının bir gerçeği emperyalistler arası pazar kavgasının derinleşmesi ise; diğeri kapitalist küreselleşmenin son yıllarda hızlı adımlarla geliştirilmesidir.
Küreselleşmenin, küreselleşen kapitalizmin üzerinde epeyce durduk, bir hayli yazılı üretimde bulunduk. V. Kongremiz bu üretim üzerinde küreselleşme, küreselleşme karşıtı dinamikler ve komünistlerin tutumuna ilişkin partinin bağlayıcı tutum ve yönelişlerini karar altına almalıdır.
Küreselleşmenin nesnel olduğu kadar ideolojik boyutu da vardır. Kürselleşme; geniş anlamda, dünya çapında halklar, toplumlar, insanları arası ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel ilişkilerin gelişmesiyle bağlantılı nesnel bir süreçtir. Sorunun nesnel boyutu yeni değil; insanlığın uygarlık tarihi ile yaşıttır. İdeolojik boyut bu süreci hızlandırır veya yavaşlatır, ama durduramaz. Dolayısıyla küreselleşme ideolojik yönlendirmenin niteliğine (egemen sınıf veya gücün ideolojik yönlendirmesine) bağlı olarak değişik koşullar, ilişkiler ve dönemlerde değişik biçimlere bürünür. Proletarya ideolojisinin yönlendiriciliğindeki SSCB ile sermayenin (burjuvazinin) ideolojik yönlendiriciliğinde gelişen AB farklı niteliklerde küreselleşme adımlarıdır. Dolayısıyla komünistler bir süreç olarak küreselleşmenin kendisine değil; burjuvazinin egemenliğinde gelişmesine karşı dururlar.

Yoldaşlar
Küreselleşen kapitalizmin yıkıcılığı üzerine çok yazıldı, söylendi. Kürselleşmenin doğa ve çevreyi tahrip ettiği, doğal kaynakları hızla erittiği; küreselleşme sürecinde zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul hale getirildiği, sınıflar arası uçurumun derinleştirildiği ve özel olarak da kuzey ile güney yarım küre arasındaki uçurumun hızla büyüdüğü; merkezileşerek küreselleşen sermayenin bu süreçte ulus devlet ve ulusal bilinci kıskaca alarak eritmeğe başladığı vb. üzerinde çok şey yazıldı ve söylendi. Bunlar doğru ama yeni doğrular değil. Doğa ve çevrenin tahribi, kuzey - güney arasındaki uçurumun derinleştirilmesi vb. bunlar son 10-15 yılda hızlandırıldı; ancak kökleri çok gerilere, yani 400-500 yıl gerilere dayanır. Afrika kıtasının dünyadaki nesnel varlığına karşın; ekonomik, siyasi ve kültürel varlığının esamesi bugün duyulmuyor, görünmüyorsa, bunun sebebi son 10-15 yılda hız kazanan küreselleşmeye bağlanamaz. Başta Afrika olmak üzere Latin Amerika ve Asya’nın talan edilerek zenginlik kaynaklarının emperyal kuzeyde merkezileştirilmesinin tarihi kapitalizmin şafağı ile başlar ve günümüze kadar derinleşir.
Küreselleşen kapitalizmde yeni olan: sermayenin, başta Avrupa kıtasında olmak üzere, giderek ulus devlet ile yol ayrımına gelmesidir. Ulus devlet, küreselleşmenin birbirini besleyen iki kutbu olan merkezileşme ve yerelleşme kıskacına alınarak öncelikle Avrupa’da eritiliyor. Eritilmesi de kaçınılmazdır. Halkların uzun yürüyüşünde ulus devlet dün yoktu, yarın da olmayacak. Ulus devletler halkların uygarlık tarihinin belli bir evresinde oluştular. Oluşup şekillenmeleri nasıl uzun yıllar aldıysa, eriyip tarihten silinmeleri de uzun yılları alacaktır. Küreselleşme sürecinin, ulus devleti aşma sürecinin öncelikle Avrupa’da gelişmesi doğaldır. Ulus devlet önce Avrupa`da doğup gelişti ve giderek olgunlaştı. Dolayısıyla önce orada aşılama sürecine girmesi de normaldir. İstenen ve hedeflenen: emeğin öncülüğünde ulusal devletin aşılarak “Emeğin Avrupası”nın kurulmasıydı. Ancak SSCB ile başlayan ve giderek Doğu Avrupa’yı da etki alanına alan emeğin öncülüğündeki küreselleşme (entegrasyon) süreci yarı yolda kaldı. SSCB başta olmak üzere reel sosyalizmin yıkılmasıyla başlayan süreç, 20.yy devrimci dalgasının ürünü olan devrimci dinamiklerin peş peşe yıkılmasıyla tamamlandı.

Yoldaşlar
Reel sosyalizmin yıkılmasıyla - ya da burjuvazinin tabiriyle “komünizmin yıkılarak tehlike olmaktan çıkmasıyla” - birlikte sermayenin dünya çapında küreselleşme süreci hız kazandı. Emperyalist burjuvazi ideolojik bilinçle kapitalist küreselleşme sürecini hızlandırdı. Bu sürecin Avrupa kıtasındaki yansıması sermayenin AB sürecini hızlandırması oldu. Avrupa‘da sermaye, ulus devlet ile yollarını ayırdı; bu bir süreçtir, derinleşecektir. Ulus devleti aşan ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri merkezileşme süreci AB çatısı altında gelişiyor.
Bu süreç nesnel olarak kaçınılmazdır, çünkü ulus devlet başlangıçta şekillenirken onlarca yerel kabile, aşiret, etnik yapı ve toplulukları eriterek şekillenmişti. Başka bir ifadeyle ulus devlet şekillenirken yerel ekonomik, kültürel ve siyasi yapıları bünyesinde merkezileştirerek eritmiş ya da eritmeyi hedeflemişti. Bugün ise, başta Avrupa kıtasında olmak üzere merkezileşmenin durağı ulus devlet olmaktan çıktı, çıkıyor. Her alanda ulus devleti aşan uluslarötesi merkezileşme, hızlandırılan küreselleşmeyle birlikte gelişiyor.
Ulus devlet şekillenme aşamasındayken, kapitalizmin yerel olanı eriterek ekonomik, siyasi, kültürel merkezileşmeyi gerçekleştirmesini alkışlayan; bunu tarihte ileriye doğru atılmış bir adım olarak gören ulusçu solcularımız; bugün daha üst bir merkezileşme adımı lehine eritilme sırasının ulusal devlete geldiğini görünce hop oturup hop kalkıyorlar. “Küreselleşme ulusal devlet ve ulusal bilinci eritiyor” diye ağıt yakıyorlar. Sorgulayıp üzerinde tutum almamız gereken bir diğer politik sorun budur.

KÜRESELLEŞEN KAPİTALİZME KARŞI MUHALEFET BÜYÜYOR

Yoldaşlar
Berlin Duvarı yıkıldığında “Tarihin Sonu”nu ilan edenler, erken yanıldılar. Çünkü hızlandırılan kapitalist küreselleşmeye karşı, giderek küreselleşen ilerici, demokrat ve devrimci muhalefetin ayak sesleri beklenenden erken duyulmaya başlandı.
Berlin Duvarı bir simgeydi. Onun şahsında 20.yüzyıl devrimci dalgasının ürünü olan devrimci, komünist yapı ve olguların yıkılışının bir nevi son sahnesi yaşandı. Çin’de, Vietnam’da, Küba’da komünist partilerinin hala iktidarda olmaları bu gerçeği değiştirmiyor.
Reel sosyalizmin çöküşünü temsil eden Berlin Duvarı’nın yıkılması ve SSCB’nin dağılmasının ardından “tarihin sonu” gelmedi; bu olay yeni bir tarihin başlangıcı oldu. Yani 21.yüzyıl devrimci dalgasının ve dinamiklerinin şekillenip yola koyulduğu bir başlangıç oldu. Reel sosyalizmin yıkılışının ardından artan emperyalist saldırganlık ve yoğunlaşan kapitalist sömürü karşısında; halklar, işçi sınıfı, aydınlar, gençler “güvendiğim dağlara kar yağdı, iş başa düştü” misali arayışlara girdi. Bu arayış, küreselleşen kapitalizme karşı dinamiği şekillendiriyor.
Emperyalist saldırganlık arttıkça, Bush 21. yüzyılın Hitler’i olma politikasını somutlaştırdıkça; emeğin ve halkların üzerindeki kapitalist sömürü çarkı ağırlaştıkça ve genel olarak küreselleşen kapitalizmin yıkıcı karakteri derinleştikçe; küreselleşen emperyalist kapitalizme karşı mücadele dinamiği de beklenmedik bir hız ve nicelikte gelişip güçlenmeye başladı.
Küreselleşme karşıtı muhalif hareket; başta gelişmiş emperyalist kuzeyde olmak üzere, dünya çapında kapitalizmi sorgulayan, eleştiren, vahşi karakterine karşı çıkan ya da bir bütün olarak aşmayı hedefleyen zengin bir muhalefet olarak gelişti ya da gelişiyor. Küreselleşmenin ister salt yıkıcı sonuçlarına karşı çıkan zengin sivil dinamikler olsun; ister yıkıcı sonuçlarıyla birlikte kendisine de karşı çıkan devrimci siyasi dinamikler olsun, gelişip güçlenen yeni mücadele dinamiği artık bir bütün olarak kapitalizmi sorguluyor. Deyim yerindeyse 21.yy başında artık her taşın altında küreselleşen kapitalizm karşıtı dinamikler çıkıyor. Doğa seveni de, emperyalist tarım tekelleri karşıtı köylüsü de, sendikalısı da, komünisti de, ulusçu solcusu da bir biçimiyle küreselleşen kapitalizmi sorgulayan genel rotada yürüyor. Kısacası herkes bir biçimiyle artık kapitalizmin kendisini sorguluyor, hedefliyor. Komünistler öncelikle bunu dikkate almak zorundadır.

Yoldaşlar
Küreselleşen kapitalizm karşıtı hareket sivil ve giderek gelişen siyasal dinamiği ile büyüyor, çapı genişliyor; ancak emperyalist-kapitalist rejimler de, çok yönlü ve uzun yönelimli tedbirlerle hareketi engellemeye çalışıyorlar. Uluslarötesi sermaye ve rejimleri, küreselleşme karşıtı hareketlerin bugününden çok geleceğinden korkuyorlar. Emperyalist merkezler, bu hareketin gelecekte bürüneceği siyasi niteliğinden korkuyorlar. Çünkü daha bugünden her taşın altında bir biçimiyle anti kapitalizmin fışkırması onları gelecek korkusuna itiyor.
Sermaye, küreselleşme karşıtı hareketin önünü kesebilmek için askeri tedbirlerin yanı sıra ekonomik, siyasi tedbirler de geliştirmeye yöneliyor. Bir yandan küreselleşme karşıtı hareketin sistem-içi kimi taleplerini karşılamaya çalışıyor, diğer yandan küreselleşme karşıtı sivil muhalif dinamiklerin içerisinde yer alarak, onları hedefinden saptırmaya hazırlanıyor. Bu vb. tedbirlerin yanı sıra bir bütün olarak küreselleşen kapitalizm karşıtı hareketin önünü kesmek için bir dizi askeri, siyasi yönelimi geliştiriyor.
11 Eylül sonrasında gerek BM gerekse AB bir çok kere ortak “terör” tanımlaması geliştirdi ve hatta bir çok yasa çıkardılar. Bununla birlikte ABD başta olmak üzere her devlet kendi teröristini tarif etmeyi ayrıca sürdürüyor.

Yoldaşlar
Gerek BM ve AB’nin gerekse her devletin kendine özgü belirlediği “terör/terörist” tarifinin adresi belli: bir bütün olarak ilerici, devrimci dinamikler; kapitalizmi sorgulayan muhalif akımlar.
Özetle 21.yüzyılda dünya çapında gelişip şekillenmeye başlayan yeni devrimci dalganın dinamikleri “uluslararası terörist” nitelemesiyle hedef alınıyor. BM Güvenlik Konseyi 11 Eylül saldırısının ardından “uluslararası terörizmle savaş” amacıyla 1373 sayılı kararı aldı. Karar görünürde her devletin “terörist örgütlerin finans kaynaklarını kurutması, varolana el koymasını” içeriyor. NATO’nun 37. Güvenlik Konferansı’nın ana gündemini yine aynı “terör ve güvenlik” konusu oluşturmuştu.
AB adalet ve içişleri bakanları terörizm konusunda vardıkları anlaşmayı yasa haline getirerek kabul ettiler. Yasa, terörizmi şöyle tarif ediyor:
“Bir kişi veya grup tarafından, bir ya da daha çok ülkeye ve bu ülkenin kurumlarına veya halkına karşı; adı geçenleri korkutmak, bir ülkenin siyasi, ekonomik ya da sosyal yapısını değiştirmek ya da tahrip etmek amacıyla kasten işlenen suçlar” deniliyor.
Bu tanımlamaya göre AB, kapitalist düzeni değiştirmeyi amaçlayan ve bu amaçla eylem yapanları “terör suçlusu” diye yargılayabilir. ABD aynı tanımlamaya ya da kendi özgün “terörist” tanımlamasına dayanarak dünyanın herhangi bir yerinde kendisine karşı olanları “terörist” ilan edebilir, ediyor da. Türkiye de ulusal özgürlük isteyen dinamikleri “terörist” ilan ediyor, edebiliyor.
Aslında belirlenen “küresel terörist” kavramı ciddi bir şekilde deşildiğinde altında emperyalizme ve küreselleşen kapitalizme bir biçimiyle karşı duran zengin muhalif dinamiklerin çıktığını görmek mümkün.

Yoldaşlar
Küreselleşen kapitalizme karşı gelişen muhalif dinamik içerisinde sınıf olarak işçi sınıfının, siyasal olarak da komünist hareketin hali hazırda bir etkinliğinden söz edilemez. Bu sorun sadece “geniş çaplı her devrimci, ilerici muhalif harekette (dalgada) komünistler genellikle başlangıçta belirleyici konumda olmayabilirler” şeklinde genel geçer bir yaklaşımla açıklanamaz. Bunun payının olduğu açık; ama bunun ötesinde sorunlar da var: Komünist hareket dünya çapında reel sosyalizmi aşan bir iktidar ve toplum projesini oluşturabilmiş değil. Kongremizin üzerinde durup yönelim belirlemesi gereken bir diğer sorunumuz budur.

DÜNYA KOMÜNİST HAREKETİNİN BİRLİĞİ OLARAK ENTERNASYONALİZM

Yoldaşlar
Dünya çapında komünistlerin yanıtını aradığı temel sorulardan biri yeni bir komünist enternasyonalin neden oluşmadığı ya da oluşturulmadığı üzerinedir. Bu sorun 21.yy başında dünya komünist hareketini daha fazla meşgul ediyor, edecektir.
Bugün sermaye, 20. yüzyıla oranla, her alanda daha da merkezileşmiş ve bu, hızlanan küreselleşme trendi ile derinleşiyor. Sermayenin ekonomik alandaki birden fazla uluslarötesi ekonomik merkezileşmesini siyasal merkezileşmesi izliyor. Bu ikisi birbirini bütünlüyor. Dahası bellibaşlı burjuva siyasi akımlar (sosyal demokrasi, hıristiyan demokratlar vb.) enternasyonal düzeyde örgütlülüğe sahiptirler.
19 ve 20.yüzyılda kurulan komünist enternasyonallere oranla; dünya komünist partisinin nesnel zeminleri bugün çok daha güçlü bir durumda. İşçi sınıfı, dünyanın en ücra köşesinde ya da kapitalizmin en az geliştiği ülkesinde bile nesnel (nicel) olarak oluşmuştur. Emperyalist sermaye kapitalist üretimi, “taşıma hareketi” adı altında emperyalist merkezlerden güney yarımkürenin gelişmemiş ülkelerine taşımış; bu da beraberinde Asya, Latin Amerika ve Afrika kıtalarında da işçi sınıfının nesnel olarak büyümesini hızlandırmıştır. Reel sosyalizmin yıkılmasının yol açtığı tüm olumsuzluklara (sorunlara) rağmen dünden farklı olarak komünist hareket güçlü ya da zayıf hemen hemen tüm ülkelerde parti düzeyinde örgütlenmiştir.
Tüm bunlara ek olarak; küreselleşen kapitalizm koşullarında uluslarötesi sermaye gruplarının büyük üretim ünitelerini küçük ünitelere ayırarak birden fazla ülkeye yayması (taşıması) gibi gelişmeler uluslarötesi işçi sınıfının mücadelesinin önüne kimi yeni sorunlar (engeller) çıkarmakla beraber yeni olanaklar da sunmaktadır. Bütün bunlar emeğin dünya çapında mücadele birliğini bugün 20.yüzyıla oranla daha yakıcı hale getirmektedir.
Ek olarak; küreselleşme karşıtı sivil muhalif dinamiklerin “Dünya Sosyal Formu” vb. adlar altında bir nevi sivil enternasyonal yapılar oluşturduklarını da belirtelim.Ama tüm bunlara rağmen emeğin siyasal örgütlülüğü Komünist 3. Enternasyonal’in kendini feshettiği 1943 yılından bu yana enternasyonal birlikten (dünya komünist partisinden) yoksundur. Neden? Dünya komünist hareketinin çözümünü aradığı temel sorunlardan biri budur. Bu, bizim de sorunumuzdur.

Yoldaşlar
Yeni bir komünist enternasyonalin oluşmamasının elbette birden fazla nedeni bulunuyor. Bunların başında 20.yy devrimci dinamiğinin giderek yeni bir sosyal demokrat harekete evrilmesi gelmekte. Dolayısıyla dünya komünist hareketi bugün 20.yy başında yaşanan ayrışma benzeri bir ayrışmayı yaşamadan yeni bir komünist enternasyonale doğru adım atamaz. Biz KKP olarak yeni bir sosyal demokrasiye evrilen 20.yy komünist dinamiği saflarında ciddi ve köklü bir kopuşla ayrışmayı savunmalı ve propaganda etmeliyiz. Yeni komünist enternasyonalin genel geçer şu temel çizgilerini ileri sürmeliyiz:
21.yy komünist örgütlenmesinin (enternasyonalinin) dünya çapında bürüneceği biçim ve içeriğin yanıtı sadece teoriden gelmeyecektir. Aynı zamanda hatta belki daha fazlasıyla pratik eylemlilikten gelecektir. Bugünden ancak şunları söyleyebiliriz:
Dünya komünist partisinin zemini 20.yüzyıla oranla bugün daha güçlüdür. Bundan çıkarılacak sonuç ülkesel ya da bölgesel komünist örgütlenmenin reddi değil, ülkesel ile dünyasal (evrensel) olanın birbiriyle daha organik halde örülmesidir. Yerel ile evrensel olan daha organik örülebildiği oranda oluşacak dünya komünist partisi işlevli ve kalıcı olabilir. Dolayısıyla üçüncü enternasyonalden farklı ve ileri olarak yeni enternasyonal sadece merkezde değil yapının her yerinde aynı ideolojik, politik yoğunlukta örülmelidir. “Geçmişe oranla daha organik olmalı” önermesiyle kastımız esas budur. Sadece ya da ağırlıklı olarak merkezde güçlü olan partiler ya da enternasyonal yapılar (örneğin 3. Enternasyonal) 20.yy gerçeği olup geride kalmışlardır. Sıkça dile getirdiğimiz yaklaşımla yeni dünya komünist partisinin örgütlenmesinde yerelden (ülkesel olandan) evrenselin, evrenselden (dünya komünist partisi merkezinden) yerelin okunabilir, kavranabilir olması gerekiyor.

IRAK’A MÜDAHALE VE KÜRTLERİN GELECEĞİ

Yoldaşlar
Bush yönetimi 11 Eylül’ün Amerikan halkında yarattığı öfkeyi Saddam rejimine doğru yönlendirmede başlangıçta başarılı oldu. Ancak bu, uzun sürmedi. Bush ve ekibinin petrol amaçlı savaş çığırtkanlığı teşhir edildikçe ve dünya kamuoyunun ABD emperyalizminin saldırganlığı karşısında öfkesi büyümeye başlayınca Amerikan halkının Bush’un savaş politikasına verdiği destek gittikçe küçülmeye başladı. Washington başta olmak üzere ABD’nin 54 kentinin yerel meclisi savaş karşıtı görüşü tartışıp karara bağlarken; New York başta olmak üzere 62 kent yerel meclisi de şu an savaş karşıtı tutumu tartışıyor. ABD’nin saldırgan politikalarına karşı başta kendi halkının büyüyen muhalefeti gelişiyor, gelişmesi de gerekiyor.
ABD 21.yy başında tepede (merkezde) kendisi, doğu kanadında Japonya, batı kanadında da AB ile dünyanın egemeni olmayı planlamıştı. Başka bir ifadeyle ABD emperyalizmi 21. yy başında belirleyici tek süper güç iddiasıyla tüm diğer emperyalist merkezlerle bölgesel güçleri kendi liderliği altında saf tutmaya davet etti. Bu davete uymayacak olanları ise silah zoruyla dize getireceğini açıkça ilan etti. Bu politikasını Afganistan’da hayata geçirerek bir nevi start aldı ve Irak’a müdahale yönelimiyle Ortadoğu’da da sürdürmek istedi. Ancak daha müdahaleye girişmeden ciddi açmazlarla karşılaştı. ABD’nin 21. yüzyıla dönük bu stratejisi öncelikle planlama (düşünsel) aşamasında ölü doğmuştu, ardından sıra bunun pratikte kanıtlanmasına geldi.
Planlama aşamasındaki belli başlı hatalar şunlardı: ABD kapitalizminin yaşamsal önemde ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına diğer emperyalist merkezler de aynı yoğunlukla ihtiyaç duymaktaydı. Burada ABD ile diğer emperyalist merkezler arasında uyum değil, hammadde kaynakları ve pazar paylaşımı üzerine kavga çıkacağı belliydi. ABD’nin, enerji haritasını denetleme stratejisine karşı Fransa, Almanya, Rusya ekseni oluşmakta gecikmedi.
ABD stratejisinin temel ikinci hatası küreselleşme trendinin sadece ABD değil, birden fazla merkezli geliştiği gerçeğini görmemesidir. Nitekim ABD eksenine karşı AB ekseni tüm iç zayıflıklarına rağmen gelişiyor. ABD’nin AB’yi içten çelme takma çabaları yakın vadede etkiliyor ancak uzun vadede AB ekseninin oluşmasını engellemeyecektir.
Üçüncü temel öngörüsüzlüğü; ABD saldırganlığının tüm dünya halklarını, tüm devrimci, ilerici, hümanist hatta burjuva akımları beklenmedik bir hızla harekete geçireceğini; “Bush’un savaş makinesine dur” demenin dünya kamuoyunun birleştirici ve birinci sorunu haline gelebileceğini görememesiydi.

Yoldaşlar
ABD emperyalizmi için BM kararı var mı yok mu, silah denetçilerinin raporu olumlu mu olumsuz mu, Irak, devlet sarayları dahil en mahrem yerlerini denetime açmış - açmamış… Bunların hepsi hikaye! O, Irak ve Ortadoğu petrol kaynaklarına el koymak istiyor. Ortadoğu’ya kendi çıkarlarını merkeze alan yeni bir düzenleme getirmek istiyor. Ve bunu “ silah zoruyla yapacağım” diyor.
ABD saldırıları tehdit ve kuşatması arttıkça, ABD karşıtlığı şahsında dünya çapında yeni bir anti emperyalist dalga da gelişiyor. Dünya halklarının bilincinde ve vicdanında ABD saldırganlığı yargılanıyor, karşı öfke güçleniyor. ABD saldırganlığı karşısında Bağdat’ta canlı kalkan olmaya gidenler katil şoven Saddam rejimini savunmak için gitmiyorlar. ABD saldırganlığına “dur” demekle Saddam diktatörlüğünü savunmak farklı şeylerdir. “Savaşa hayır” diyen geniş dinamikler bu farkın bilinciyle davranıyorlar.

EMPERYALİST MERKEZLER ARASI PAZAR KAVGASI KIZIŞIYOR

Yoldaşlar
ABD saldırganlığına “savaşa hayır” kampanyasıyla karşı duran geniş bir cephe oluştu. Ancak işçi sınıfının, sendikaların, aydınların, gençlerin ve daha kapsayıcı olarak dünya halklarının tutumu ile Fransa, Almanya, Rusya gibi emperyalist merkezlerin ABD’nin Irak’a müdahalesine karşı tutumları aynı kefeye konulamaz. Dünya halkları, uluslarötesi ilerici kamuoyu ABD-İngiltere bloğu şahsında emperyalist saldırganlığı durdurma çabasında; Fransa - Almanya eksenli AB ile Rusya ise ABD-İngiltere bloğu ile pazar kavgası içerisindeler.
Ne ABD-İngiltere bloğu, ne de AB ve Rusya gibi emperyalist odaklar “demokrasi, insan hakları”, hele hele “Saddam rejiminin saldırganlığı karşısında Kürtlerin ya da Şiilerin haklarını korumak” diye bir sorunu dert etmiyorlar. Genel olarak emperyalizmin özel olarak da Fransa-Almanya eksenli AB emperyalizminin dostu yoktur, çıkarları vardır. ABD’nin de, Rusya’nın da, AB’nin de Ortadoğu enerji kaynaklarına dönük hesapları vardır. Aralarındaki çelişki ve çatışma genel olarak Avrasya, özel olarak da Ortadoğu enerji kaynakları üzerinde daha fazla denetim kurabilmek üzerinedir.

Yoldaşlar
Başlangıçta ABD stratejisi içerisinde yer alan veya öyle gözüken Fransa-Almanya eksenli AB`nin, başka faktörlerle birlikte ama özellikle Rusya-Çin öncülüğünde oluşan Şanghay Beşli İttifakı’nın oluşmasıyla birlikte, giderek Rusya üzerinden Avrasya’ya yöneldiği görüldü. Fransa-Almanya eksenine Rusya’nın dahil olmasıyla birlikte ABD-İngiltere bloğuna karşı, Fransa - Almanya - Rusya bloğunun oluşması yönünde belli adımlar atıldı. Bugün genel tablo şöyle özetlenebilir: Bir yandan ABD-İngiltere bloku, diğer yandan Rusya-Çin ittifakı ve Rusya-Çin ittifakı ile yakınlaşan Fransa-Almanya ekseni ile hali hazırda ortada gözüken Japonya.
ABD, Fransa-Almanya eksenini etkisizleştirebilmek için “sekizler”in çıkışıyla AB’yi içten bölmeye yöneldi. Bu vb. çabaları da Fransa-Almanya eksenine geri adım attıramadı.
Burada duruşu en çok tartışma konusu olacak olan devletlerin başında Türkiye gelir. Türkiye rejiminin gönlünden geçen Ortadoğu’nun mevcut statüsünden yana olan Fransa-Almanya ekseniyle ittifaktır. Bunu hem AB’ye tam üyelik yolunda ilerleyebilmek hem de İran, Suriye ve Irak ile birlikte bölgenin statükosunun devamı temelinde Kürt halkının ulusal özgürlük yönelişlerinin önünü kesebilmek açısından istiyor. Ancak yine başta Kürt sorunu olmak üzere birçok nedenle TC kendini, ABD stratejisinin içerisinde hareket etmeye mahkum hissediyor. Ve ABD’nin bölge politikasına bağlı olarak savaşa sürükleniyor. Türkiye ordusu askeri teknoloji bakımından esas olarak ABD’ye bağımlı. Seçimler sonucu oluşan AKP hükümeti de ABD’nin etkisinde. ABD’nin IMF ve Dünya Bankası’ndaki ağırlığı ekonomik kriz nedeniyle IMF’ten alınan borçlarla ayakta duran Türkiye’nin bir başka handikapı. Ayrıca TC, “Irak’a dönük askeri harekatına karşı durursam ABD benim (TC denetimindeki Kürdistan parçasındaki) Kürt sorunumu da gündeme getirebilir ve KADEK’e el altından destek verebilir” derin kaygısı içerisinde. Dahası, “bana rağmen ABD Irak’a müdahale eder ve o zaman Güney’de federal hatta bağımsız Kürt devleti Kerkük’ü de denetleyecek şekilde oluşabilir” telaşı ve hırçınlığı içerisinde. Kısacası, TC’nin Irak’a dönük ABD harekatına evet demesinin altında yatan faktörlerin başında yine Kürt sorunu gelmektedir. Kürt sorununda izlediği şoven, inkarcı politika TC’yi ABD’nin bölgeye dönük izlediği politikanın ön karakolu haline getirmiş bulunuyor.

ORTADOĞU’NUN TEMEL SORUNU: KÜRT ULUSAL SORUNU ÇÖZÜM BEKLİYOR

Yoldaşlar
Kürt sorunu, son 100 yıldır hep Ortadoğu’nun çözüm bekleyen temel sorunlarından biri olarak gündemde kaldı. Sayısız ulusal başkaldırı ile geniş halk yığınlarının bilincinde ve eyleminde Kürt sorunu siyasallaşarak varlığını korudu. Bazen boyutlandı, bazen zayıfladı, ama hep gündemde kaldı.
Her ulusal hareket gibi Kürt ulusal güçleri de sorunun çözümü için içerde sürdürdükleri mücadelenin yanı sıra bölge ve uluslararası alanda da çözüm arayışlarını dün de bugün de sürdürdüler, sürdürüyorlar.
Fakat her defasında Ortadoğu’daki kurulu statüko Kürt ulusal hareketinin çözüm arayışlarının adeta bariyeri oldu. Dünyanın belli başlı güç odaklarının Türkler, Farslar ve Araplarla olan çıkar ilişkileri Kürt ulusal hareketinin uluslararası çözüm arayışlarını hep baltaladı. Herhangi bir parçada Kürt sorunu gündeme geldiğinde Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları geriye iterek ortak davranmaları çözüm arayan Kürt ulusal hareketinin bir başka handikapıydı. Kürdistan’ı işgal altında tutan ezen uluslarla Kürtlerin aynı dini inançları paylaşması mücadeleyi olumsuz etkileyen bir başka faktör oldu. Ve başka faktörlerle birlikte geç kalmış bir ulusal sorun olarak Kürt özgürlük mücadelesi günümüze kadar sarkabildi.
ABD’nin Irak’a ikinci kez müdahalesi oldu olacakken, bu mücadeleyi alkışlayan ve Kürt ulusal hareketinin bu müdahaleden yararlı çıkacağı beklentisi içerisinde olan Kürt ulusal siyaset ve aydın damarı bulunuyor. Biz komünistler tutarlı olmak zorundayız. Şoven gerici Saddam rejimine karşı olduğumuz gibi emperyalist ABD’ye de karşıyız. ABD’nin bölgeye müdahalesinin Kürt halkının ulusal demokratik istemleriyle doğrudan bağlantısı yoktur. SSCB’nin dağılmasıyla emperyalist güç odakları arasında egemenlik kavgası yeniden kızıştı. “Komünizm tehlikesi” karşısında ABD liderliğinde birleşen emperyalist merkezler arasındaki iç çelişki ve çatışmalar; bu “tehlike”nin yakın vadede ortadan kalkmasıyla birlikte su yüzüne vurmaya başladı. Almanya - Fransa liderliğindeki AB, SSCB mirasına soyunan Rusya ve Çin ile Japonya, tek kutuplu ABD liderliğini reddediyorlar. Bu reddediliş bugün ABD’nin Irak’a yönelimi nedeniyle giderek kızışıyor. ABD Irak ve giderek Ortadoğu’yu denetlemeyi planlarken bölgenin önemli muhalif dinamiği olarak Kürtlerden yararlanmak ya da onları kullanmak istiyor. Bölgeye dönük müdahalede AB ve Rusya’ya oranla ABD’nin Kürt kartı bir hayli güçlü
Kürt ulusal hareketi emperyalizmin ipiyle kuyuya her inmeye çalıştığında yarı yolda ipi kesilmiştir. Bugün de emperyalizmin yapısında değişen bir şey yok. Emperyalistler dün Kürt halkının dostu değildiler; bugün de değiller. Bu bir kez daha görülecektir. A. Öcalan’ın “uygar Batı” dediği ABD, kendisini TC’ye teslim etti. Oralarda kaldığı süre içinde Batı Avrupa’da kendisini sahiplenenler ise Avrupa ilerici, hümanist, komünist kamuoyuydu. ABD’nin Irak’a müdahalesi sürecinde dileriz Güneyli ulusal hareket benzer bir akıbete uğramaz.

Yoldaşlar
Kürt ulusal hareketi elbette uluslararası alanda destek arayışında olacaktır, olmalıdır da. Ve elbette bu arayışında mümkün olan en geniş uluslararası kamuoyunun ve temsilcilerinin desteği aranmalıdır. Ama bu en geniş destek arayışı içerisinde esas olarak dünya komünist hareketi ve ilerici, devrimci kamuoyu ile ilişkiler aranmalıdır. Kürt halkının işçi ve emekçilerinin yararına olacak olan budur.

Yoldaşlar
ABD Irak’a dönük müdahale hazırlıklarını sürdürürken; bölgedeki çıkarlarıyla Kürt milliyetçi hareketinin çıkarları örtüşebilir, en azından yakın vadede örtüşüyor. Bu örtüşmenin gereği olarak da ABD bölgede kendi denetiminde federe (hatta uzun vadede bağımsız) bir Kürt devleti düşünebilir. Ancak her şey bir yana Bağdat’ta ABD karşıtı değil de ABD yanlısı bir rejim kurulursa bu örtüşme devam edebilir mi? Ya da bu örtüşmede Bağdat’ta Arap ağırlıklı bir rejim yer almaz mı? ABD müdahalesini alkışlayan Kürt milliyetçiliği bu soruların yanıtlarını aramak durumunda. Çünkü ABD’nin Irak’a dönük müdahalesi hem Irak’la hem de bir planla sınırlı değildir. Pentagon’un savaşa dönük hazırlığında A planının yanı sıra B, hatta C planı da vardır. Beklenmedik gelişmelerle A planı uygulanamazsa B ya da C planı uygulanabilir.
Kürt ulusal hareketi sadece ABD’nin A planına göre konumlanırsa ve bu planın değişmeyeceği ya da beklenmedik gelişmelerle bağlantılı olarak kimi yönlerden kırılabileceği varsayımını dikkate almazsa ciddi güçlüklerle yüzleşir.
Bugün Bağdat’ta ABD’nin devirmek istediği Saddam yönetimi bulunuyor. ABD Saddam yönetimini devirmek için bölgede istikrarsızlığı derinleştiriyor ve bu amaçla Kürtlere ve Şii Araplara kendi planında yer veriyor. Onların taleplerine sahip çıkıyor. Fakat yarın Bağdat’ta kendi denetiminde davranacak bir yönetim kurulur da ABD “istikrarı” esas alan bir yönelime girerse, yani yeni bir planı uygulamaya kalkarsa Kürt ulusal hareketinin ve Şii Arapların konumu bundan nasıl etkilenecek? ABD yarın KDP, YNK liderliğindeki Kürt federal yapısına bugünkünden daha geri bir statüyü dayatırsa Kürt milliyetçiliği buna şaşırmamalıdır.

Yoldaşlar
Sorunun bir diğer boyutu ABD - Türkiye pazarlığında Kürtlerin konumudur. Dünya çapında artan savaş karşıtı tutum ve eylemliliğe rağmen ABD-İngiliz bloğu “illa da saldıracağım” diyor. ABD tüm hızıyla saldırı hazırlıklarını sürdürüyor. Saldırı hazırlıklarının yapıldığı kuzey cephesi esas Türkiye üzerinde yürütülüyor, ya da yürütülmek isteniyor. ABD, Türkiye’den kuzeyden cephe açılması ve bunun askeri, siyasi gereklerinin yerine getirilmesini istiyor, dahası bunu dayatıyor. Türkiye açısından ABD savaş planında yer almak bir dert, yer almamak iki dert misali açmazlarla yüklü. Bu ikilem içerisinde Türkiye, ABD ile pazarlıkları sürdürürken şunlarda ısrar ediyor:
Türkiye, ABD komutasında değil kendi komutasıyla Güney’i işgal etmek istiyor. Amaç Güney’deki ulusal yapının ileri bir statü kazanmasını engellemek. Türkiye’nin esas derdi Güney’deki ulusal yapılanmanın statüsüdür. TC “bugün federe olan yarın bağımsızlık adımı atar” diyerek Güney Kürdistan’daki Kürt oluşumunu “kültürel haklarla sınırlı özerk yapı” düzeyine çekmek istiyor.
Türkiye’nin pazarlıkta ısrar ettiği bir diğer konu Musul-Kerkük’ün mevcut statüsünün bozulmaması yani Kürtlerin eline geçmemesidir. Güney’deki KADEK’in varlığı TC için bir başka hedef. Güneye girmişken KADEK’e orada da alanı daraltmak istiyor. Ve tabi TC’nin başından beri ABD ile yapılan pazarlıklarının ana konularından birisi ise ekonomik zararlarının karşılanması üzerinedir. Günler, hatta aylardır ABD ile Türkiye arasında, merkezinde Güney ile Kuzey Kürtlerinin yer aldığı bir pazarlık sürüyor. Türkiye “savaşı engelleyemiyorsam bu hedeflerle yer almalıyım” politikasını izliyor.

Yoldaşlar
Güneyli ulusal hareketin mevcut statüden geriye püskürtülmesi zor ama imkansız değil. Öncelikle geri bir konuma düşürülmek istemiyorlarsa, başta KDP, YNK olmak üzere Güneyli Kürt ulusal hareketi, hatta genel olarak Kürdistan demokratik hareketi kendi arasında iç birliğini (en azından eylem birliğini) geliştirmek zorundadır. Birlikte davranış Kürt ulusal hareketini emperyalizmin planları dahilinde kullanacağı bir güç olmaktan da çıkarıp, kendi gücü ve talepleriyle etkili bir taraf haline getirebilir. KKP olarak biz bu görüş ve inançtayız. Yine Kürt ulusal hareketi; bölgenin katil militarist gücü Irak rejimi (ve Türkiye, İran) ile dünyanın katil militarist gücü ABD - İngiltere emperyalist bloğu arasında sıkışıp ezilmek istemiyorsa öncelikle kendi iç birliğini önemle geliştirmelidir.
Biz KKP olarak genelde olduğu gibi özelde de Irak’a yönelik emperyalist müdahaleye karşıyız. Saldırıya karşı “savaşa hayır” adı altında dünya çapında gelişen eylemliliğin anti-emperyalist bir rotada geliştirilmesi yönünde başta komünistler olmak üzere ilerici, devrimci güçler mücadele etmelidirler.
Güney’deki KDP-YNK ağırlıklı ulusal hareket sosyalist değil, burjuva demokrat, hatta nitelik olarak burjuva demokrat yönden bile kimi zaafları barındıran bir harekettir. FKÖ ya da Doğu Timor’daki ulusal hareket neyse, Güney Kürdistan’daki hareketin niteliği de özünde aynıdır. Ve güneyi işgal altında tutan Irak rejimi, İsrail ya da Endonezya’dan daha demokrat değildir. Güneyli ulusal hareketin hedefinde en az Filistin ya da D. Timor kadar “bağımsız” devlet kurma hedefleri ve tabii ki buna hakları vardır. M. Barzani’de bunu açıkça şöyle belirtiyordu: “Bir Kürt devletinin kurulmasını kendimize layık görmediğimizden değil böyle bir şeyi istemediğimiz için de değildir. Ancak bunu reel görmüyoruz” diyor.
Dolayısıyla Güney’de federal (zayıf bir ihtimal olarak bağımsız) devlet yapılanması gelişirse bu devlet ABD’ye bağımlı, işbirlikçi ve eksikli burjuva demokrat nitelikte olacaktır. Yani emperyalizme bağımlı onlarca devlete bir yenisi eklenecektir. Böyle bir durumu KKP olarak bu niteliğiyle bile tarihsel bir evre olan ulusal evrenin aşılması, sınıflar mücadelesini ve sosyalizm uğruna kavgayı gölgeleyen perdeyi aralayacak bir adım olarak görüyor ve şerhan da olsa destekliyoruz, desteklemeliyiz.

BÖLGENİN KANAYAN DİĞER BİR YARASI FİLİSTİN

Yoldaşlar
Ortadoğu’da yakın vadede barışı engelleyen iki temel sorun: Kürt ve Filistin sorunu çözülmeden; uzun vadede ise kapitalizm aşılmadan ne dünyaya ne de Ortadoğu’ya kalıcı barış gelmeyecektir.
Tarihte gelmiş geçmiş bütün kanlı diktatörler hep “barış barış” diyerek savaşı geliştirmişlerdir. Hitler, Mussolini, Şaron vb. bütün bunlar dünya ve bölgeye “barışı getireceğiz” diyerek halklara savaş açmışlardır. İsrail siyonizmi de her defasında “barış” diyerek Filistin halkına savaş açmıştır.
Mevcut dünya ve bölge konjonktüründe Filistin sorununa barışçıl çözüm bulmak imkansız gibidir. Barışçıl çözümün başlıca engeli, en başta 1947’de Filistin topraklarında İsrail devletinin ilanı ve bu toprakları dünya Yahudileri için “yurt edinme” siyasetidir. İkincisi; İsrail devletiyle bağımsız devlete dönüştürülmesi hedeflenen Filistin özerk yönetiminin sınırları öylesine çizilmiştir ki; içinden çıkılması zor bir labirent misali. Akdeniz kıyısında Gazze Şeridi ve Ürdün sınırında Kudüs’ü de içeren Batı Şeria. Ayrıca Gazze ve Batı Şeria’da 150’yi aşkın Yahudi yerleşim merkezi kurulmuş. Emperyalizm ve siyonizm ittifak içinde; İsrail devleti “sınırları içerisinde” Filistin devletinin sınırlarını belirleyen ve Filistin devletinin sınırları içerisinde de İsrail yönetim adacıkları (Yahudi yerleşimleri) oluşturulmuş. Bu haliyle İsrail hem dışarıdan hem de içeriden Filistin halkını ve yönetimini kuşatma altına alıyor. Böylesine girift, böylesine labirentlerle dolu çizilen (çizilmek istenen) sınırlar içerisinde Filistin sorununa çözüm bulmak zor. Özellikle kapitalist özel mülkiyet ve halklar arasında düşmanlığı geliştiren milliyetçilik aşılmadan barış imkansız!

Yoldaşlar
Bu girift coğrafik sınırlara ek olarak emperyalist güç merkezlerinin elleri de doğrudan İsrail ve Filistin yönetiminin içindedir. ABD, Rusya ve Fransa başta olmak üzere emperyalistlerin iç ve dış siyasi hesapları Filistin sorununun çözümünün başlıca engellerinden biridir. Çünkü Filistin ile İsrail barışçıl zeminlerde sorunlarını çözerlerse bölgede ABD ve diğer emperyalist merkezlere ihtiyaç kalmaz, gereksizleşirler. Buna Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan gibi Arap gericiliğinin hesaplarını da eklemek gerekiyor. Çünkü Arap gerici, tutucu yönetimleri de barış değil savaş ve gerginlik ortamından besleniyorlar. Kısacası emperyalizmin, siyonizmin ve bölge gericiliğinin kesişme noktası olan Filistin sorununda çözüm, hele de barışçıl çözüm çok zor görünüyor. Görünürde ilişkiler normalleşmiş ve Arafat’ın her defasında ertelemek zorunda kaldığı Bağımsız Filistin Devleti’nin ilanı kendisini dayatmışken; A. Şaron Harem Ül Şerif-i “ziyaret” ediyor! Filistin halkının “kasap” lakabıyla tanıdığı Şaron durup dururken bu provakatif ziyareti neden yapıyor?
İsrail siyonizmi başından beri izlediği politika ile Filistin siyasetini hep en uç eylemlere yani intihar vb. eylemlere zorlamıştır, zorluyor. Ve ardından da bu uç eylemleri Filistin halkına yönelik soykırımın gerekçesi haline getiriyor. Dikkat edilirse İsrail yönetimi ve ordusu; Hamas, İslami Cihat gibi intihar eylemlerini gerçekleştiren örgütlerden çok; İsrail’de çözüm arayan işbirlikçi, uyumlu Arafat liderliğindeki yönetimi hedef alıyor. Bu politikasını 11 Eylül saldırısının ardından öylesine tırmandırdı ki; Arafat ve ekibini Filistin topraklarından kaçmaya zorladı. Bunu başarabilseydi siyonizmin başından beri düşüncesi olan Filistinlilere yurt olarak Ürdün toprakları yeniden adres gösterilecekti. Bu plan halen gündemde. Özellikle ABD’nin Irak’a (Ortadoğu’ya) dönük ucu açık yeni düzenleme planı içerisinde İsrail siyonizmi de bu hedefini yeniden güncelleştirebilir.
Dikkat edilirse İsrail yönetimi son aylarda; Camp David, 1982 Reagan planı, 1983 Kral Fahd planı, Madrid ve Oslo vb. tüm barış görüşmeleri planlarını bir kenara iterek sorunu yeni bir zeminde ele almanın hesabı içerisinde. Bunu başarması çok zor ama siyonizmin kafasında bunlar var.
Siyonizm, 11 Eylül sonrası emperyalizmin geliştirdiği ve on yıllar alması planlanan “terörle mücadele” konseptinden cesaret alarak Filistin halkına çok yönlü yeni saldırılar geliştirdi. Siyonizm “fırsat bu fırsat” diyerek kendi “teröristini”, yani Filistin halkını ve yönetimini, saldırı hedefine yeniden koydu. Amaç, öncelikle bağımsız devleti engellemek; dahası özerk yönetimi bile işlevsizleştirerek Filistinlileri yurt aramaya zorlamak.

Yoldaşlar
Filistin sorununda çözüm, emperyalizmin bölgeyi sürekli ateş hattında tutan etkinliğinin kırılmasından geçer. Çözüm İsrail’in bağımsız Filistin devletini tanıması ve bunu içine sindirmesidir. Çözüm, Filistin halkının diğer bölge halklarıyla birlikte emperyalizme karşı mücadeleye yönelmesindedir.
Halklar arası barışın gerçek ve kalıcı zeminleri yaratılırsa Filistin toprakları hem Filistin halkı, hem de Yahudi halkı için yeterlidir. Sorunun kaynağında ne Filistin ne de Yahudi halkının yerleşim sorunu bulunmuyor. Sorunun böylesine açmaza sürüklenmesinin temelinde emperyalizmin, siyonizmin ve bölge gericiliğinin izlediği siyaset bulunuyor. Filistin topraklarında kalıcı barış emperyalizmin ve bölge gericiliğinin yanı sıra bunlarla iç içe geçmiş El Fetih ve Hamas gericiliğinin de aşılmasından geçer. Biz KKP olarak bu görüşteyiz.

TÜRKİYE VE KUZEY KÜRDİSTAN’DA SİYASAL GELİŞMELER

Yoldaşlar
Kapitalist küreselleşmenin hızlanmasıyla paralel olarak ekonomi gittikçe ulusal devletlerin kontrolünden çıkartılarak uluslarötesi sermaye gruplarının ve onların mali kurumlarının denetimlerine alınıyor. Bu süreç tüm dünyada ama özellikle Türkiye, Brezilya, G. Kore vb. orta ölçekli gelişmiş ülkelerde kendini hissettiriyor. Ekonomi yönetimi elinden alınmış bir ailenin durumu ne ise; ulus devlet te giderek aynı pozisyona düşürülüyor. Hükümetler hatta giderek rejimler, ülkenin ekonomik, sosyal yönetiminde, hatta artık siyasal yönetiminde de iktidarsızlaşıyor. Bu durum 3 Kasım 2002 seçimleriyle ilgili alınan kararda Türkiye’de tüm çıplaklığıyla yaşandı. Türkiye kendi iradesiyle değil, ABD ve AB ağırlıklı yönelimle erken seçim kararını aldı. Tatilde olmasına rağmen olağanüstü toplanan TBMM bir yandan erken seçim kararını alırken; diğer yandan sermayenin isteği doğrultusunda AB uyum yasalarını çıkardı.
Ekonomide ağırlığı olanın siyasette de ağırlığının olacağı genel bir doğrudur. Ama bu genel doğru Türkiye özgülünde son yıllarda defalarca kanıtlandı. Erken seçim kararı, AB uyum yasaları, ABD’nin Irak’a müdahalesinde Türkiye’nin onun yanında saf tutması, IMF’nin, D. Bankası’nın istemleri doğrultusundaki yasal düzenlemelerin yapılması… Tüm bunlar, kendi ekonomi yönetimi üzerinde belirleyici olmayan Türkiye’nin, siyasetinin de belirlenmesinde yetkinin uluslarötesi merkezlerin (kurumların) eline geçtiğinin işaretleridir.
Ekonomi yönetiminin (dolayısıyla siyasetin) Ankara’nın denetiminden çıkartılması süreci derinleştikçe; sağ ile sol burjuva siyaseti de hızla aynılaşma yoluna giriyor. Çünkü seçimlerin ardından hangi parti hükümeti kurarsa kursun uygulayacağı ekonomik politikaların genel çizgileri zaten önceden IMF, Dünya Bankası vb. tarafından belirlenmiş oluyor. Son yıllarda merkeze (iktidara) gelen bir partinin kısa sürede çökmesinin temel nedenlerinden biri budur.
Türkiye’deki siyasal gelişmelerin ikinci temel özelliği; rejimin gerici, şoven, total niteliğinin devam ettiği ve AB yolunda kimi yüzeysel reformlarla da bu niteliğin değişmeyeceği gerçeğidir. Çünkü gerek cumhuriyetin ilanında, gerekse temsili parlamenter demokrasinin kuruluşunda ve gerekse tek partili sistemden çok partili siteme geçişte, ordu merkezli bürokrasi hep belirleyici rol oynadı. Bu süreçlerde işçi sınıfının, ezilen halkların, ilerici gençliğin ve aydınların mücadelesinin rolü son derece zayıf olmuştur. Dolayısıyla cumhuriyeti ve “demokrasi”yi koruyup kollama görevi de hep ordu tekelinde olmuştur. Dahası ordu bu “kollama ve koruma” görevini anayasa hükmü ile bir görev olarak üstlenmiştir!
AB yolundaki kimi reformlar rejimin temel yapısında sözü edilir bir değişime yol açmaz, açmayacak. Parlamento dışı muhalefetin, yani sokağın devrimci diliyle, siyasallaşmış işçi ve emekçi halkların, aydınların, gençlerin mücadelesi ile rejim ve sermaye düzeni az çok sarsılmadan; emekten, ezilen halklarımızdan yana değişimlerden söz edilemez; ordu merkezli bürokrasinin belirleyici olduğu siyaset aşılamaz.

Yoldaşlar
Türkiye rejiminin bugün daha da netleşen üçüncü temel siyasal özelliği: komşu halklara düşman, komşu ülkelerle hep sorunlu halde olması; ABD’nin bölgeye dönük siyasetinin vurucu jandarmalığını sürdürmesidir.
Bölgede Türkiye’yi çevreleyen tüm komşu halklar ve devletler TC’nin “düşmanıdır” siyaseti ile hareket eden TC, kendi geçmiş ve bugünkü siyasetini hiç ama hiç sorgulamıyor. Türkiye kendi tarihi ile hesaplaşmadıkça, komşularıyla olan sorunlarında kendini sorgulamadıkça yol alamaz. Her defasında Irak’a dönük ABD merkezli (ve içerisine kendi hesaplarını da katarak) davranan TC’nin, bölge ve Arap halklarından on yılları alacak tepki ve nefret toplayacağı açıktır.
Türkiye siyasal dokusunun dördüncü temel özelliği: Kürt halkının ayrı bir halk olarak varlığının inkarını ve ulusal istemlerinin reddini ısrarla sürdürmesidir. TC’nin Kürt ulusal sorunundaki bu şoven ve kemikleşmiş tutumu hem iç siyasette hem de dış siyasette değişmenin önünü tıkayan başlıca engellerden birini oluşturuyor.
Son olarak rejimin ulusal devlet savunusu ile AB yöneliminin gerekleri arasında ‘iki arada bir derede’ sıkışıp kalması bir bütün olarak siyasal çehreyi etkileyen bir gelişmedir.

AVRUPA BİRLİĞİ VE TUTUMUMUZ

Yoldaşlar
Küreselleşme trendi, AB ve Türkiye’nin yönelimi üzerinde epeyce tartıştık, epeyce şeyler söyledik, yazdık. Kongremiz bu sorunla ilgili elbette bağlayıcı bir karar ve yönelim belirleyecektir. Burada şunları söyleyebiliriz:
Türkiye AB’ye tam üye olarak alınır mı alınmaz mı ya da alınacaksa bu ne kadar sürede gerçekleşir? Bunları tam olarak kestiremeyiz ama şunları öngörebiliriz.
1- Sermaye 1789’un “ulusal ruhu”nu geride bırakıyor. Sermaye ile ulusal devletin yolları (Avrupa kıtasında birkaç adım önde olmak üzere) dünya çapında giderek ayrılıyor. Hızlandırılan kapitalist küreselleşme, beraberinde sermaye ile ulus devletin yol ayrımı sürecini de hızlandırıyor.
2- Sermayenin ulus devlet ile yollarını ayırdığı bir evrede; ulus devleti savunmak komünistlerin görevi olamaz. AB süreci karşısında “bağımsız Türkiye” ya da bunu daha ileriye götüren İşçi Partisi’nin “ulusal bayrak”, “ulusal para” savunusu emeğin, ilerici, devrimci hareketin politikası olamaz. Bu politikada ısrar etmek, sahiplerini Fransa’daki ırkçı ve üniter devlet savunuculuğunu üstlenen Le Pen hareketine dönüştürecektir.
3- Türkiye büyük sermayesi, AB’ye girmek istiyor ve bir süreden beri bu yönde aktif siyaset yapıyor. Tersinden AB sermayesi de çıkarları gereği Türkiye’nin AB’ye alınmasından yana tutum alıyor. Sermayenin AB’sinin şekillenmesinde her iki taraftan sermaye, süreci hızlandıran adımlar atıyor. Ve Avrupa sermayesine göbekten bağımlı Türkiye sermayesinin başka alternatifi de şimdilik yok.
Gerek Almanya - Fransa merkezli AB rejimi, gerekse Türkiye rejimi Türkiye’nin AB’ye alınmasını savunuyor. Fakat her iki taraftan da rejimler farklı siyasi kaygılarla tam üyelik sürecinin yavaş geliştirilmesinden yanalar. Almanya - Fransa merkezli AB, uzun vadede Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşme hedefini güdüyor. Bu hedef küreselleşen kapitalizm sürecinde sermayenin ulus devletler ötesi merkezileşmesi trendiyle de örtüşüyor.
Fransa - Almanya eksenli AB’nin ana hedefi; ABD’yi önce dengeleyecek sonra geride bırakacak yeni bir süper güç olabilmektir. ABD’yi dengeleyecek bir süper güç olma hedefinde AB, bünyesine Türkiye’yi almak istiyor. Fakat bölge ve dünya siyasetinde ABD merkezli davranan bir Türkiye’yi AB’ye almak istemiyorlar. Ayrıca daha yeni aldıkları Doğu Avrupa ülkelerini az çok sindirmeden de Türkiye’nin alınmasını istemiyorlar.
4- Türkiye rejimi de AB’ye tam üye olmak istiyor. Ancak yine başta Kürt sorunundaki tutumu nedeniyle iç ve bölge siyasetinde ABD’den kopmadan, dahası ABD’nin eli ve desteğiyle AB’ye girmek gibi garip bir siyaset izliyor. Türkiye rejimi hem AB’ye girmek istiyor hem de AB ile ABD arasında her alanda giderek şiddetlenen rekabetin tam orta yerinde durarak bunu yapmak istiyor.
Tüm bunlarla birlikte Türkiye, AB’ye alınır mı, alınmaz mı ya da ne zaman alınır? Bu, birçok iç ve dış gelişmeye bağlıdır.

Yoldaşlar
Sermayenin Avrupa’sında doğal olarak sermayenin çıkarı var. Bu birlik, ulus devletin aşılması dışında işçilere, emekçilere bir şey getirmeyecektir. Alman, Fransız kapitalizmi işçilere, emekçilere ne yaptıysa, AB kapitalizmi de aynı şeyi yapacaktır.
Dolayısıyla komünistlerin, ilericilerin sermayenin Avrupası`na Türkiye’nin girişini alkışlamak gibi bir politikaları olmamalıdır. Ama bundan çıkarılacak sonuç, Türkiye sosyalist hareketinde kimi partilerin yaptığı gibi; AB süreci karşısında, “Bağımsız Türkiye” şiarı altında üniter ulus devleti savunmak da olmamalıdır. Komünistlerin politikası “sermayenin Avrupası`na hayır”, ama “emeğin Avrupası için mücadele” olmalıdır. Dahası emeğin küresel birliği ve emeğin etkinliğinde küreselleşen bir dünya için mücadele etmeliyiz.

AB SÜRECİ VE KÜRT SORUNU

Yoldaşlar
Öncelikle şunu belirtelim; AB’den demokrasi ve Kürt sorununa çözüm beklentisi içerisinde olmamalıyız. Sermayenin Avrupası “çağdaş” ve “uygar” değil, olmayacaktır. Avrupa sermayesi tepeden tırnağa kan, gözyaşı, irin, yoğun sömürü ve Afrika, Asya, Latin Amerika’nın talan edilmesiyle büyüdü ve bugün birleşiyor. Bunlardan demokrasi, özgürlük beklenemez. Başından beri dünya çapında demokrasi ve özgürlüklerin baş düşmanı olan odakların başında Avrupa emperyalizmi gelir.
Biri “AB yolu, Diyarbakır’dan geçer” dedi ya, gerisi geldi. Bizim milliyetçilerimiz, aydınlarımız buna sarıldılar. Umut bağladılar, bunun üzerine tezler geliştirdiler.
Sorun diplomasi labirentlerine hapsedildikten sonra; Diyarbakır’ın, sözü edilen yolun belirlenmesinde belirleyici olmayacağı açıktı. “Katılım Ortaklığı Belgesi”nde Kürt ya da Kürtçe tabirleri bile kullanılmadı. Kürtlere tanınmış herhangi bir hak yok. Hakları bir yana, varlığı bile kabul edilmiyor. Belgede, Kürtler ve Kürt sorunu yok sayılmış. Kürt sorunu, adıyla anılmadan “bireysel haklar” türünden, “herkesin kendi dilinde eğitim hakkı bulunduğu” türünden her tarafa çekilebilen genellemelerle sorun geçiştirilmiştir. Kaldı ki, A. Öcalan`ın, savunmasında Kürt sorununu bireysel kültürel haklara indirgemesi ve devamla “Kürtlerin birçok hakları zaten var, demokrasi geliştikçe, bunlar da gelişecektir” demesinden sonra AB’nin yapacağı bir şey de kalmıyor!
Daha önce de belirttik; Türkiye, AB sürecinde idamı kaldırabilir, işkence sorununda kimi adımları atabilir, MGK sivilleşebilir, hatta Kıbrıs, Ege’de kimi tavizleri verebilir. Ama Kürt sorununda adım atmamak için sonuna kadar direnecektir, bunu bilerek davranmak gerekiyor.
Kürt sorununda atılan en belirgin adım, Kürtçe özel kursların açılmasıdır. Ki bir ulusun, bir halkın ana dilinin öğrenilmesi ve öğretilmesinin açılacak özel kurslara havale edilmesi ileri değil, gerici bir adımdır. Dahası o halkla alay etmek, onu aşağılamaktır. Bir halka ve çocuklarına “git paralı kurslarda ana dilini öğren” demek kadar alçaltıcı bir şey olamaz.
Ancak Kopenhag kriterleri yolunda yukarıda sözünü ettiğimiz kimi adımlar atıldı diye; Kürt milliyetçiliğinde, özellikle de KADEK cephesinde “geçmişteki yanlış yaklaşımlardan dolayı ortaya çıkan bölünme fobisiyle güçlenen inkarcı yaklaşımların aşınmaya başlandığı” şeklinde umut yüklü açıklamalar yapılabiliniyor.
Kürt ilkel milliyetçiliği AB’yi canhıraş savunurken bir adım ötesini göremiyor: Halklar hapishanesi olarak anılan Çarlık Rusya’sında gerçekleşen Ekim Devrimi’nin ürünü olarak ortaya çıkan SSCB’de o sıralarda henüz daha ulaslaşmamış onlarca halk ve etnik grubu sosyalist uluslar halinde örgütleyip geliştiren ve emeğin küreselleşmesinde dünün en büyük adımı olan bu proleter devrimin sosyalist değerlerini lanetlerken; AB’nin kimi bireysel, kültürel haklarla sınırlı “çözüm” önerisini alkışlıyor(!) Dahası Kürt ulusalcı siyaset AB’yi savunurken kendi ulusalcı tezlerine de aykırı davrandığının farkında bile değil. Çünkü AB’yi savunmak demek, Kürdistan’ın dört parçasıyla ülkesel birliğinin tarihin derinliklerine itilmesi demektir; ulusalcılar, bu gerçeğin farkında bile değil. Türkiye AB’ye tam üye olarak alındığında Türkiye’nin bölünmez birliği aynı zamanda AB’nin de sorunu haline gelecektir. Çünkü AB’nin sınırları İran, Suriye ve Güney Kürdistan’a dayanacaktır.
Biz KKP olarak Kürt işçi-emekçilerinin, ulusal ve toplumsal sorununun AB’ye üyelik sürecinde çözümleneceğine inanmıyoruz. Biz KKP olarak AB sürecinin Kürt, Türk, Arap, Çerkez halklarının işçi-emekçilerine demokrasi, ekmek, barış getireceğine inanmıyoruz. Biz KKP olarak Kürt sorununun bu topraklarda çözümlenebileceğine inanıyoruz.
Kürdistan sorunu önce Kürdistan işçi-emekçi halkının sorunudur. Sonra Türkiye işçi-emekçi halklarının ortak sorunudur. Halkların ve işçi sınıfının ortak devrim mücadelesi ve ortak (federatif) iktidar hedefiyle sorun köklü olarak çözülebilir. Kuzey Kürdistan komünistleri bu görüşte ısrar ettiler, edecektirler.

“DEMOKRATİK CUMHURİYET” TEZİ İFLAS ETMİŞTİR

Yoldaşlar
A.Öcalan, mahkemeye sunduğu yazılı savunmasında, görüşlerini “Demokratik Cumhuriyet” tezi üzerinde temellendirmiş ve daha sonra AHİM’e sunduğu savunmasında da bu görüşlerini daha ayrıntılı belirtmiştir. Öcalan`ın savunması, esas olarak, geçmiş Kürt ulusal mücadelesinin reddini, Kemalizm’in içeriğini ve TC’nin kuruluşunu belirleyen temel ilkelerin (altı okun) özü itibarıyla savunulmasını içermektedir.

Yoldaşlar
KKP olarak, daha önce, Öcalan’ın savunduğu ve KADEK’in arkasında durduğu “Demokratik Cumhuriyet” tezini eleştirerek şunları belirtmiştik:
“1- A. Öcalan, savunmasında, Kürtleri ayrı bir ulus ve yaşadıkları coğrafyayı da ayrı bir ülke olarak görmemiş ve savunmamıştır. Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’nın Kürtler için uygulanamayacağını net bir tutumla dile getirmiştir.
Öcalan savunmasında ‘Kürtler devlet kuramaz ve ayrıca bu gerçekçi değil. Gereği de yoktur’ der ve bu görüşlerini gerekçelendirir.”
“2- Öcalan savunmasında, Kemalizm’in özünü ve TC devletinin kuruluşunu belirleyen altı temel ilkesini ana çizgileriyle benimser ve kabul edilir bir çerçeve olarak da; Kürt halkına, ilericilerine, aydınlarına önerir. Bunu daha somutta ‘cumhuriyet devrimciliğini demokratik evrimlerle ilerletmek, demokratik cumhuriyete götürmek’ olarak ifade eder.”
“3- Cumhuriyet dönemindeki tüm Kürt ulusal hareketlerini (buna PKK’yi de dahil ederek) ‘ayrılıkçı, emperyalizmin işbirlikçisi, ilkel milliyetçi ve hilafet savunucusu’ olmakla suçlar. Ve Atatürk liderliğindeki TC’nin Kürt ulusal hareketlerini ezmesini haklı bulduğunu şöyle dile getirir: ‘M. Kemal’in pratikte pişmiş siyasi anlayışı tek ve kesindir. Fazla teorik gerekçelere inmeden kesin birlikteliği adeta talimatlarla yürütür ki başarı için bu yöntem o dönem için şarttı. Çünkü bölücü öğeler her iki kesimde sultan ve halifeliğin yoğun çabasıyla hareket halindeydiler.’ Atatürk ‘demokratları ve Kürtleri eziyorum’ demiyor, ‘cumhuriyet karşıtlarını tasfiye ediyorum’ diyor.”
“4- Öcalan savunmasında, emperyalist sermayenin dünyaya egemen kılmak istediği Yeni Dünya Düzeni’ni onaylar bir üslupla ‘demokrasinin, yüzyılın sonunda, tam zaferini ilan ettiğini’ söyler ve daha ayrıntılı olarak: ‘20.yüzyılda ise faşizmin total, amansız diktatörlüğü ile zıt yöndeki reel sosyalizmin totaliter rejimlerine karşı direnerek yüzyılın sonunda kesin zaferini ilan etmiştir’ der.”
“5- Sonuç olarak Öcalan Kürt sorununun bir ‘devlet kurmak sorunu olmadığını’ söyler ve sorunu, özünde ‘dil yasağı ve kültürel özgürlüğün önündeki engellerin kaldırılması’ olarak görüp; üniter devlet çerçevesinde ‘Demokratik Cumhuriyet’ tezine ulaşır.”

Biz KKP olarak
“a- Öcalan’ın mahkemede Kürt sorununa ilişkin olarak ortaya koyduğu temel yaklaşımlar, geliştirdiği temel tezler ve ulaştığı çözüm önerileri; kendi bütünlüğü içerisinde, bir bütün olarak reddedilmelidir diyoruz.
b- Öcalan’ın gerek bugünkü uluslararası konjonktüre ilişkin gerekse de Kürt ulusal hareketine ilişkin savunmasında dile getirdiklerini, burjuva demokratik yaklaşımların gerisinde değerlendiriyor ve kabul edilemez görüyoruz.
c- Kürt ve Türk halkının birliği, başından beri biz sosyalistlerin temel stratejik savunusu olmuştur. Bu savunu bugün de devam ediyor. Ancak özgür birliğin iki ulusun sosyalist federasyonu temelinde gerçekleşmesi gerektiğine inanıyor ve savunuyoruz.
d- Kürt sorununda barışçıl-demokratik çözüme evet diyoruz ve tüm ilerici yurtsever güçleri içte ve uluslararası kamuoyu nezdinde ortak harekete geçmeye; Kürt halkının acil yaşamsal talepleri uğruna ortak mücadele etmeye çağırıyoruz.
e- Türk ve Kürt devrimci, sosyalist hareketini, iki halktan ve azınlıklardan gelme işçi sınıfının ve emekçi yığınların ortak ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel hakları uğruna rejime ve kapitalizme karşı birlikte mücadeleyi geliştirmeye çağırıyoruz.” demiştik.

Yoldaşlar
Bu görüş ve yaklaşımlarımızın bugün yaşam tarafından da doğrulandığına inanıyor ve arkasında duruyoruz.

Yoldaşlar
A. Öcalan’ın, 20.yy sonunda “tam zaferini ilan etti” diye tarif ettiği demokrasi ABD ve AB’nin başını çektiği burjuva parlamenter demokrasisidir. 21.yüzyılın başında ne yapıyor bu demokrasiler? Bu iki emperyalist odaktan biri yani ABD - İngiltere rejimleri, tıpkı Hitler - Mussoloni ekseni gibi, dünyayı egemenliği altına almak amacıyla yeni bir saldırganlık geliştirirken; Fransa - Almanya eksenli diğeri de pazar paylaşımında bu saldırganlığı dengeleme çabasında. Öcalan’ın “uygar dünya” diyerek tarif ettiği ABD, dünyayı on yılları alacak uzun dönemde askeri zor yoluyla egemenlik altına almak isteyen emperyalist haydutlar cephesinin başını çekiyor. Ve dünya halkları, ezilen geniş yığınlar, aydınlar, gençler kısaca küreselleşen kapitalizm karşıtı tüm dinamikler, bu emperyalist şer odağı karşısında uygarlığı savunmaya yönelmektedir. Özetle Öcalan ve partisinin “demokratik cumhuriyet ” tezinin uluslararası ayağı olan “demokratik uygarlık” tezi iflas etmiştir.
Öcalan’ın Kürt sorununun “devlet kurma sorunu olmadığı” çünkü, “Kürtler devlet kuramaz ve ayrıca bu gerçekçi değil, gereği de yoktur” görüş ve iddialarının yanlışlığı da ortada. Çözümlenmemiş ulusal hareketin çözümünün devlet kurmaktan geçtiği; güncel ve yakıcı olarak Güney Kürdistan’da yaşanıyor. Bağımsız mı, federasyon mu biçiminden ayrı olarak sorunun, özünde devlet kurma sorunu olduğu, bugün daha yakıcı olarak görülüyor.
Öcalan’ın “demokratik cumhuriyet” tezinin Türkiye ve Kuzey Kürdistan ayağının da iflas ettiğini, görmek isteyen herkes, bugün daha net çizgilerle görebilir artık. Çünkü TC’nin altı okta ifadesini bulan “cumhuriyet devrimciliğini demokratik evrimlerle ilerletme ve demokratik cumhuriyete götürme”nin mümkün olmadığını belirtmeye bile gerek yoktur. Öcalan ve KADEK’in son 4-5 yıldır sürdürdükleri barışçıl çözüm çizgisine rağmen devlet Kürt sorununda en ufak bir adım atmamakta ısrar ediyor. Kürt sorununda çözüm değil, çözümsüzlük derinleşti.
Bütün bu gelişmelere rağmen “demokratik cumhuriyet” yöneliminin yanlışlığı sorgulanmıyor. KADEK ve etkisindeki siyasi yapılanmaların son aylarda “yeniden yapılanma” adı altında sürdürdükleri tartışmalarda, “demokratik cumhuriyet” siyasetinin doğru olduğu, fakat bunu hayata geçirmede; yani kadrolar ve onların pratiğinde eksiklikler, yanlışlıkları olduğu söyleniyor ve “kapsamlı bir özeleştiri” ile pratik uygulamadaki bu eksikliklerin giderilebileceği savunuluyor. Başarısızlığın nedeninin “demokratik cumhuriyet” tezi değil de; pratik uygulamadaki yetersizlikler ve “geri anlayış ve eğilimler” olduğu iddia ediliyor!

TÜRKİYE KOMÜNİST HAREKETİNİN KÜRT SORUNUNA YAKLAŞIMI, KEMALİZM BASKISINDAN KURTULAMIYOR

Yoldaşlar
Biz Kuzey Kürdistanlı komünistler olarak kendi milliyetçiliğimizle ideolojik olarak hesaplaştık, hesaplaşmaya devam edeceğiz. Ezen ulus şovenizmine (milliyetçiliğine) karşı net tutum almanın ise; esas olarak, Türkiye komünist hareketinin görev ve sorumluluğu altında olduğuna inandık ve halen de doğru olanın bu olduğuna inanıyoruz. Ama inanın bu konuda son yıllarda tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradık. Gördük ve yaşadık ki; en “ortodoks komünist” iddiasıyla davranan Türkiyeli partiler bile Kürt sorununda Kemalist ulusçuluğun baskısı altındalar. Bu sorun üzerinde epeyce durduk, tartıştık, burada fazla bir şey belirtmek istemiyoruz. Sadece birkaç noktanın altını çizeceğiz.
21.yüzyıla girerken hala çözümlenmemiş ve sosyalizm davasıyla bağını koparmış tüm ulusal kurtuluş hareketlerinin emperyalizm ve bölge gericiliğiyle ittifak içerisinde çözüm aradıkları sır değil. Yani IDKP, YNK, KADEK, FKÖ, IRA, ETA, Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (TEKK), Güney Afrika Ulusal Kongresi (iktidarda) vb.nin hiçbirinin temel hedefleri ve siyasal duruşları yönünde aralarında ciddi farklılıklar yok. Ve sözünü ettiğimiz bu ulusal kurtuluş hareketlerinin ortak özellikleri, ulusal soruna çözüm ararken emperyalizm ve bölge gericiliğiyle ittifak içerisinde davranmalarıdır. Komünistler günümüz ulusal kurtuluş hareketlerine ilişkin tutum alırken; öncelikle onların bu ortak niteliklerini göz önünde bulundurmalı ve birine destek diğerine köstek türünden çifte standartlı yönelimler aşılmalıdır.
Türkiye devrimci ve hatta komünist yapılarından bazıları; Mandela liderliğindeki Ulusal Kongre emperyalist merkezlerle işbirliği içerisinde iktidarı alınca; Doğu Timor ulusal hareketi benzer yönelimle bağımsızlığını ilan edince; Arafat liderliğindeki FKÖ boğazına kadar Arap gericiliği ve emperyalist merkezlerle işbirliği içerisinde bağımsızlık mücadelesini geliştirince destekliyor; bu hareketlerin liderlerini özgürlük mücadelesinin kahramanları olarak görüp alkışlıyor; ama Kürdistan ulusal hareketleri emperyalizm ve bölge gericiliğiyle ilişkiler içerisinde ulusal mücadeleyi geliştirince; bunlar “hain”, “işbirlikçi” olarak anılıyorlar! Güney Afrika, Filistin, Doğu Timor alkışlanırken sorun olmuyor; ama sıra Kürdistan’a gelince, Kürtler, “misak-ı milli sınırları tehlikeye giriyor”, “ üniter ulusal devlet parçalanıyor” kaygısıyla“ bölücü”lükle suçlanıyorlar. Türkiye komünistleri, hatta tutarlı burjuva demokrat iddiayla davranan her siyasal özne, öncelikle bu çifte standartlı tutuma karşı mücadele etmelidir.
Yine Türkiye komünist ve devrimci hareketi KADEK’in geliştirdiği “Demokratik Cumhuriyet” tezini sınıfsal yönden (ve kimileri tarafından silahlı mücadeleyi bıraktı diye) çok eleştirdi. Ama çok azı Öcalan ve KADEK’in Kemalizm’le uzlaşmasını, ulusal sorunu devlet kurma sorunu olarak değil de kültürel haklarla sınırlı bir sorun olarak görmesini eleştirdi. Kimi açıkça, kimi sessiz kalarak Öcalan’ın Kemalizm’le uzlaşmasını destekledi.
Ordunun Kuzey Kürdistan’da “bölücü teröre” karşı geliştirdiği “temizlik harekatı”nın sonuçlarını görüp alkışlayan “marksist” iddialı İzzettin Önder benzeri aydınların az olmadığını da biliyoruz, okuyoruz.
“Demokratik Cumhuriyet” teziyle Kürt sorunu, devlet kurma sorunu olarak görülmeyip, üniter TC içerisinde kimi kültürel haklarla sınırlı savunulduğu için; bunun gereği olarak DEHAP Kemalizm ile “barışık” hale gelip Türkiye partisi olmaya yöneldiği için; Kemalist ulusçuluğun etkisi altındaki Mihri Belliler, EMEPliler, gönül rahatlığıyla DEHAP çatısı altında “Kürt-Türk kardeşleşmesine” yöneldiler.

Yoldaşlar
Kuzey Kürdistan’da ulusal demokratik hareket hem içten hem de dıştan ağır darbeler aldı. Yığınların hatta kadroların düşünceleri karmakarışık; örgütlerin çoğu ya dağılmış ya da zayıflamış. Bu tablo geçicidir; ama bugünkü reel durum bu. Türkiye devrimci ve komünist hareketi bu tablodan hareketle iki şeyi geliştirebilir:
Birincisi; “elverişli ortamdan yararlanma” siyasetiyle kendi örgütsel ve politik yapılarını olduğu gibi Kuzey Kürdistan’a taşıma yönelişidir. “Fırsat bu fırsat” ruh haliyle son yıllarda güçlenen yöneliş bu.
İkincisi; enternasyonal tutumla halkların kardeşliğini güçlendirecek yönelimdir. Türkiyeli her devrimci, komünist parti ve yapının, kendine en yakın gördüğü Kürdistanlı yapı ile ilişkileri esas alması ve Kürdistanlı parti (veya örgütün) kendi zeminlerinde güçlenmesini savunmak. Bu bakışla iki ülke devrimci ve komünist hareketinin birleşik politik mücadelesini geliştirebilmek.
İki halkın ortak düşmana karşı birleşik mücadele ve birleşik (federatif) iktidarı geliştirmesinin, halklar arası kardeşliği güçlendirmesinin yolu, ikinci yönelimin güçlenmesidir.

POLİTİK VE ÖRGÜTSEL SORUNLAR

Yoldaşlar
IV. Kongre’den bu yana geçen 4 yılı aşkın sürede can alıcı sorunumuzun politik ve örgütsel sorunlar olduğunu örgütsel yapıya yazılı ve sözlü olarak sıkça ilettik. Başka bir ifade ile siyaset - yaşam ve örgüt - yaşam ilişkisinin yeniden kurulması üzerinde epeyce durduk; denilebilir ki bunun teorisini yaptık, ancak pratik adım atmada başarısız olduk. Bunun üzerinde düşünüp yeni açılımlar getirmemiz gerekiyor.
KKP olarak bu alanda da doğru, hatta belki de ilk denilebilecek tespitler yaptık. Yani eski çiğnenmiş topraklar üzerinde siyasal ve örgütsel faaliyetin sürdürülemeyeceğini belirledik. Ama gelgelelim eski zemini, ufak tefek adımlar dışında, aşamadık. Ve genişleyeceğimize, tersine politik ve örgütsel olarak gitgide kuruduk, daraldık.
Siyaset ve yaşam ilişkisini yeniden kurmak hem oldukça ucu açık bir politik yönelimi, hem de bu yönelim içerisinde örgütün yeniden inşasını içeriyordu. Dahası bu tespit ve yönelim aynı zamanda eskiyenle hesaplaşma ve yeninin yaratılması hedefinde kendine özgüveni içeren cesur bir yönelimdi. Politik ve örgütsel alanda küçüğü (yani filizi) yeniden büyütme, geliştirme hedefiydi. Rejime ve sermayeye meydan okuyan ideolojik teorik bakışımızın yaşamın canlılığı içerisinde sınava tabi tutulması ve böylece ideoloji ile politikanın bağının da yeniden kurulması amacını taşıyordu.
Çünkü, 21.yy başında ideoloji ile politikanın bağının, başka bir ifade ile ideolojinin canlı yaşamla bağının nasıl kurulacağı sorunu komünist hareketin önde gelen sorunuydu. Özel olarak da Kuzey Kürdistan komünistleri olarak biz KKP’nin sorunuydu.
Çünkü, politikanın, canlı yaşamın pratiğinden (hamurundan) kopuk bir ideolojinin; donuk, soyut ve yaşamı değiştirmekten uzak kalacağının bilincindeydik. Güncel sorunlar üzerinde politik - pratik mücadele geliştirilmeden yaşamın derinliklerine ideoloji taşınamaz ve önemlisi ekonomik, sosyal ve kültürel yaşam içerisinde yığınlara ideoloji emdirilemez. İdeolojik ilkeleri, soyut ve kupkuru bir biçimde yığınlara dayatmakla; bunları, güncel yaşam içerisinde yığınlara emdirebilmek oldukça farklıdır. Yoldaşlar sorun, ikincisini başarabilmekte yatıyordu; halen de sorun aynıdır.
İdeolojinin gücü, onun yığınlar arasında kök salmasıyla orantılıdır ve ideolojinin işçi - emekçi yığınlara taşınmasında politikanın canlı ve sürükleyici karakteri hep belirleyici rol oynamıştır. İdeolojinin politikleştirilmesi gerekiyordu. IV. Kongre’den bu yana temel politik - pratik yönelimimiz buydu. Bu hedef ise; pratik yaşamda geniş yığınların güncel ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel talepleri uğruna mücadeleden geçiyordu. Burada başarısız olduk.
İdeoloji nasıl ki politikanın pusulası ise, politika (güncel politik mücadele) da ideolojinin yığınlara taşınıp emdirildiği kılcal damarlardır. Politikanın ideolojiye canlı yaşam içerisinde alan açması buradan gelir. Elbette politik hedefi olmayan bir ideoloji düşünülemez. Tersinin de doğru olduğunu biliyoruz. Yani ideolojinin perspektifinden (ufkundan) yoksun politika nereye gideceği belli olmayan serseri mayın gibidir; ki bunun örneklerinin az olmadığını da biliyoruz.

Yoldaşlar
Genel olarak ideoloji ile politika, özel olarak da politika ile yaşam arasındaki ilişkinin yeniden kurulması üzerinde epeyce durmamıza rağmen; ikisi arasında hedeflenen bağı kurduğumuz söylenemez.
Biz KKP olarak, siyasal ve örgütsel yaşamda bizi tükenişe götüren kendini tekrarı, ya siyaset - yaşam ilişkisini başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi halk yığınlarının yaşam koşulları içerisinde yeniden üreterek aşacağız; ya da yok olup gideceğiz! Halkın mevcut politik, kültürel dokusunu (hamurunu) beğenmiyoruz diye uzak durursak; ideolojik ilkelerimizi, “kirlenir” kaygısıyla yaşamın içerisine taşımaya yanaşmazsak, zırnık kadar yol alamayız, alamadık da. Uzunca teorik - ideolojik arayışların sonucunda IV. Kongre’de ortak ideolojik doğrularımızın ifadesini bulduğu politik belge olarak yeni programa ulaştık. Politikleşmiş ideolojimizin en somut, en özlü belgesi olan programı hayata geçirebilmek amacıyla atılacak ilk adımın; işçi - emekçi yığınların yaşamsal sorunları uğruna mücadelenin geliştirilmesi olduğunu belirledik. Daha somutta sık sık bağlayıcı yazı ve genelgelerde yığınların güncel yaşamlarına derinlemesine müdahale edebilmek amacıyla ekonomik - sosyal haklar uğruna ve sanat, kültür, sportif alanlarda kitlelerin sorun ve talepleri uğruna mücadele edilmesi gerektiğini belirledik. Ancak bu hedefler uğruna somut projelerle mücadeleye ya yönelemedik; ya da belirlenmiş politik amaçlı projeler uğruna pratik çabalar hep cılız kaldı.
İşçi sınıfına, gençliğe, kadınlara yönelik ve bunların tümünü ilgilendiren yayın alanında kimi pratik politik projeler geliştirdik. Fakat bu projelerimiz ya cılız kaldı ya da yarı yolda onları kendi haline bıraktık.

Yoldaşlar
Ciddi ve köklü sorunlarla yüzyüzeyiz ve her şeyi ama her şeyi sorgulamalıyız. Bu sorgulamanın başına, öncelikle yönetim kademesi başta olmak üzere, kadroları almalıyız. Biz merkez komitesi olarak parti tarihimizin en başarısız merkez komitesi olduğumuzu kabul ediyoruz. MK kadroları olarak hem profesyonel çalışmanın koşullarını yaratamadık ve hem de amatörün yaratıcı ruhuyla davranamadık. Partinin sorunlarından çok kendi özel sorunlarımızla uğraştık. Özel sorunları olmayan da adeta özel bir çabayla kendine özel sorun yarattı ve iki yılı aşkın bir süre boyunca hem kendisi hem de MK yapısının sözkonusu özel sorunla uğraşmasına yol açtı. Sonuç, hem kendisine hem de parti yapısına büyük zararlar verdi.

Yoldaşlar
Biz Kuzey Kürdistan komünistleri olduğumuz iddiasını taşıyoruz. Ama itiraf etmeliyiz ki yönetim de dahil kadro yapımızın çoğunluğu Kürdistan’ın sosyal, kültürel, politik ve önemlisi tarihsel değerlerinden habersizler. Burada sorun kadronun etnik kimliğinin ne olduğu değildir. Biz Kürdistan’ın, yani bu coğrafyanın barındırdığı değerlerden söz ediyoruz. İster Kürt, ister Türk ya da Arap, Ermeni, Süryani vb etnik kökenli olsun; Kuzey Kürdistan’da siyaset yapmak isteyen her kadro öncelikle Kürdistan’ın tarihsel ve güncel politik, kültürel değerlerini kavramak zorundadır. Bu olmadan Kürdistani bir hareket olmada yol alınamaz ve temel hedefimiz olan siyaset - yaşam ilişkisi yeniden kurulamaz.
Örgütlenmeden sorumlu kadro/kadrolar örgütlenmeyle ilgili arayışı bir kenara bırakıp şiir yazarsa; güncel siyaset yapan kurumun (aracın) yönetiminde olan kadro/kadrolar güncel siyasetin gereklerine uygun davranmak yerine ne yaptığını kendisinin de bilmediği soyut felsefi sorunlarla uğraşırsa; Kürdistani bir yayının yönetiminde olup Kürtçe bilmezse, Kürdistan ve daha kapsayıcı olarak Mezopotamya tarihinden habersiz olursa ve üstelik öğrenmek, kavramak için çaba harcamazsa siyaset - yaşam ilişkisini yeniden kurma hedefimiz de sonuçsuz kalır. Bütün sorunlarımızın temelinde yatan ana tema, alan çalışmasını esas alan ve belirlenmiş bir alandaki (fabrika, işçi mahallesi, okul, köy vb.) işçi – emekçi, gençlik yığınlarının yaşamsal sorunları etrafında ısrarlı bir mücadelenin geliştirilememesidir. Hemen hemen tüm kadrolar, her defasında, çiğnenmiş topraklar üzerinde yürüdüler ve yüzer - gezer eski solcuları kazanmayı aşan bir yönelime giremediler. Öncelikle bu çizgi aşılmalıdır.

Yoldaşlar
Merkez komitesi genelgelerinin hemen hemen tümünde politik sorunların yanı sıra örgüt/örgütlenme sorunlarımıza işaret edilmiş ve kimi yönelimler partinin önüne konulmuştur. IV. Kongre sonrası yapılan Ekim 1998 ilk merkez komitesi toplantısında, MK kendi içerisinde örgütlenme bürosu (ÖB), politikbüro (PB) ve yurtdışı bürosu (YB) şeklinde bir iç görev dağılımına gitmiş ve bu organların görev ve sorumluluk alanları belirlenmişti. Aynı genelgede;
“a- MK partinin politik ve örgütsel faaliyetini ülke topraklarında derinleştirmeyi esas almış ve buna uygun somut yönelişler belirlemiştir.
b- Bundan böyle siyasi ya da ekonomik nedenlerle bulunduğu ili terk etmeye zorlanan KKP’li kadro ve üyeler Kürdistan’ın metropol kentlerine yerleşmeyi hedeflemelidirler. Ülkede devrim iddiasını taşıyan partinin kadro ve üye yapısı bu yönelişe uygun davranmalıdır.
c- Halihazırda TC metropollerinde yerleşmiş bulunan yoldaşlar, öncelikle gönüllü olarak, Kürdistan’ın büyük kentlerine dönüp yerleşmeyi hedeflemelidirler.
d- MK batı Avrupa’ya yerleşmiş bulunan KKP’lilere de çağrıda bulunuyor ve gönüllü olarak kimi ilk adımların atılmasını bekliyor” denilmiş; devamla;“7- Yasadışı parti yapısının güçlendirilmesi”ne ilişkin de şunlar kararlaştırılmıştı: “MK kitleselleşme ve politik olarak yeni alanlara açılım sağlama yönelişi ile birlikte yasadışı parti yapısının güçlendirilmesini temel ve süreğen bir görev olarak belirlemiştir. Güçlü bir parti yapısı yaratılmadan hiçbir başarının kalıcı olmayacağı bilinciyle davranan MK ‘her şey güçlü bir KKP’nin yaratılması için’ şiarıyla ‘partinin yasadışı örgüt yapısını her alanda örelim, güçlendirelim’ diyor”. Ve “Yasadışı parti yapısının örülüp güçlendirilmesi yönündeki somut görev ve yönelişler örgütlenme bürosu tarafından ayrıca partiye iletilecektir” deniliyor.
Mart 2001’de yapılan MK toplantısında ana gündemi yine örgüt/örgütlenme sorunları oluşturuyordu. Şöyle ki:
“1-Bir süreden beri feryat edercesine bağıra bağıra kendisini ortaya koyan temel sorunumuz örgütlenme sorunudur. Bu sorun bütün yakıcılığı ile önümüzde duruyor. MK örgütlenme sorununda yol alıp almamayı partinin varolma ya da yok olma sorunu olarak görmektedir.
Örgütlenme alanında yüzyüze olduğumuz sorunlar iki boyutludur. Biri genel olarak dünya komünist hareketinin yüzyüze olduğu sorunları içeriyor. İkincisi özgün diyebileceğimiz örgütsel sorunlarımız var ve bunların adını doğru koyabilmemiz gerekiyor. Teşhisi doğru koyamazsak çözüme gidemeyiz” denildikten sonra kimi somut yönelişler belirleniyor.
Ardından Eylül 2001’de yapılan MK toplantısında gündemi yine ağırlıklı olarak “örgüt/örgütlenme sorunları” oluşturuyor. Partiye iletilen genelgede; “yumak olmuş örgütsel sorunlar” deniliyor. Kadroların “adım Hıdır elimden gelen budur misali şartların kuşatılmışlığına teslim olmuş haliyle davrandıkları” belirtiliyor.
Yine Temmuz 2000 genelgesinde “Örgütsel Durum” başlığı altında uzun uzun örgütsel yönelişler belirlenirken:
“1- Yönetim organları ağlama duvarları değil, çözüm yerleridirler. Bizde ise, yönetim toplantıları çoğu kez sorunların üst üste yığıldığı bir alana dönüştürülüyor. Herkes sorun ortaya koyuyor, fakat beraberinde çözümünü sunmadan. Her sorunun bir (bazen birden fazla) çözümü vardır yaklaşımıyla bundan böyle toplantılar varolan sorunların çözümlerinin üretildiği ve bir önceki sürecin pratiklerinin sorgulandığı dinamik hale dönüştürülmelidirler.
2- Parti yapısında örgüt/örgütlü davranış bilinci zayıfladığı, kimi parti üyelerinin tüm ısrarlara rağmen üyeliğin gereklerini yerine getirmediği biliniyor ve kadrolar, üyeler yapının tüzüksel görevlerine uygun davranmaya çağrılıyor.
3- Partide ayıklanma, yeni üyelerin kazanılması kampanyası ile bütünlüklü sürdürülecektir. Her organ her tekil partili ‘komünistler komünist parti saflarına’ şiarıyla partiye yeni üye kazanmayı sürdürecektir.
4- Israrla ve komünist inatla bir tek parti üyesinin bulunduğu yerde bile, örgüt yaratma bilinciyle davranılmalıdır.” vb. somut yönelimlerle örgütsel görev ve sorumluluklar belirleniyor.

Yoldaşlar
Pratiğe dönük tüm bu tutum ve davranışlarımıza rağmen, üstelik örgütlenmeye dönük açılım çabamıza rağmen örgüt ve örgütlenme alanında başarısız olduk. Bunda yönetimin önemli payı olduğunu kabul ediyoruz. Ama sorun yönetimle mi sınırlı? V. kongremiz bunu sorgulamalı ve yeni örgütsel yönelimler belirleyebilmelidir.

Yoldaşlar
Parti kongresinin onayından geçen ikili yayın projesinin hayata geçirilmesinde yol alındı. Bir yandan kitleye dönük politik yayın, diğer yandan teorik-politik yayın yönünde geliştirilen pratik faaliyet kendi içerisindeki zaaflara rağmen başarılı olduğumuz bir alan oldu.
Siyaset - yaşam ilişkisini yeniden kurabilmek ve bu temelde yeni bir kitle damarını yakalayabilmek temel hedeflerden biri olarak belirlenmiş ve bu hedefe hizmet edecek araçlar da saptanmıştı. Bu araçların başında kitleye dönük yayın faaliyeti geliyordu.
…‘ın bunca süredir aralıksız ve söz konusu coğrafyada yayın hayatını sürdürebilmesi kendi başına bir başarı. Ancak bu başarı bu alanda ana hedef değildi. Bu yayınla asıl hedeflenen yaşam içerisinde siyasetin yeniden üretilmesi, dolayısıyla politikleşmemiş en geniş yığınlarla ilişkilerin kurulabilmesinin aracı işlevini üstlenebilmesi; dışımızdaki gündeme tutum alan ancak kendi gündemini kendisi yaratabilen bir düzeyi tutturabilmesi ve giderek hem kadro hem mali girdiler bakımından kendi ayakları üzerinde durabilmede yol almasıydı. Bu yönlerden irdelendiğinde bu alanda da ciddi sorunlarla yüz yüzeyiz.
… gündeme ilişkin tutum alıyor ancak kendisi yaşam içerisinde kendi üretimi olan sorunları gündeme taşıyamıyor. Kendi kadrosunu üretmek bir yana kadro tüketen bir kuruma dönüştü. Mali girdi bakımından halen tamamıyla dış destekle ayakta duruyor. Kendi girdisi yok denecek kadar zayıf. Elbette bu sorunların varlığından sadece yayın kadrosu sorumlu tutulamaz. Aynı zamanda parti yapısının da sorumlulukları var. Her partili hatta sempatizan kendi politik faaliyeti ile yayın arasında bağ kuramazsa, yayının dağıtımına aktif katılmazsa, paralarının toplanmasında işlev üstlenmezse yayın yönetimi tek başına bu sorunların altından kalkamaz.
… yayınının çıkış manifestosu doğruydu ve bu yayının zaaflarını aşarak güçlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu yayının, yeni yönelimle bağlantılı olarak nasıl etkileneceğini ayrıca değerlendirmek gerekiyor.
Teorik-politik yayın olarak ... ise çıkış amaçları bakımından işlev üstlendiği inancındayız. Çünkü hem partiye teorik-ideolojik açılımlar sunmakta ve hem de kamuoyunda belli bir ilgi ve beklenti yaratmış bulunmaktadır. ... yayınının belirlenmiş içerik ve bakışla sürdürülmesi gerektiğine inanıyoruz. Kongre‘miz bu yayının içeriğine ve gelecek ana dosya konularına ilişkin görüşler üretebilmelidir.
Partinin merkez yayın organı Dengé Kürdistan ise birkaç yıldan bu yana hiç çıkmadı. Çıkarılmasına dönük birkaç kez karar almamıza rağmen, DK çıkarılamadı. Bu konuda sorumlu MK ve yurtdışı parti örgütü (YPÖ)’dür.

Yoldaşlar
Herhangi bir somut güncel sorun üzerine ya da işçi, emekçilerin öne çıkmış yaşamsal sorunlarına odaklanmış politik projelerin üretilmesinde yetersiz olmamız, bizim genel bir zaafımızdır. Ama üretilmiş somut politik proje veya kampanyalara yöneldiğimizde de tabir uygunsa nasıl çuvalladığımızı son seçim çalışmasında yaşayarak gördük. Seçimlerde aldığımız ideolojik tutum ve politik duruş üzerine çok şey söyledik, yazdık. Burada sadece birkaç nokta üzerinde duracağız.
İdeolojik olarak tabir uygunsa meydan okuyan bir tutumla, rejim, sermaye düzeni ve onun siyaseti karşısında net bir tutum aldık. Türkiye ve önemlisi dışımızdaki Kürdistanlı devrimci, ilerici siyasi yapılarla aramızdaki farkı yine ideolojik-politik alanda net çizgilerle izah edebildik. Ancak sorun pratiğe yani seçim kampanyasının sürdürülmesine gelince başarılı bir çalışma sürdürdüğümüz söylenemez. Aktif faaliyete çektiğimiz kadro sayısı çok az yoldaşla sınırlı kaldı. Harekete geçirdiğimiz kitle sayısı 100’lerle bile ifade edilemez. Tüm ısrarımıza ve çabamıza rağmen bir araya getirebildiğimiz insan sayısı, militan faaliyete çektiğimiz kadro sayısı oldukça sınırlı kaldı. Sorgulamamız gereken bir diğer sorunumuz da budur.

Yoldaşlar
Yeni alanlara açılmak, yeni kitle damarları yakalayabilmek amacıyla esnek (lose) örgütlenmeler de diyebileceğimiz YS örgütlenmesine yöneldik. İşçi, kadın, gençlik alanında YS’ yi örgütlemeye çalıştık. Ancak her üç alanda sözü edilebilir bir yol alamadık. Alamadık çünkü en başta bu alanlarda planlı ve ısrarlı bir çalışmaya yönelemedik. Genel olarak örgütlenmede olduğu gibi bu alanlardaki çalışmalarda da (başarı-başarısızlık ayrı bir sorun) elle tutulur bir çalışma geliştirilemedi. Bunun sorumlusu en başta merkez komitesi, özel olarak da ÖB’ nin kendisidir. Parti ve kadroları sanki özel bir çabayla kitlelere dönük politik yönelimden koparıldılar. Bu, sadece işçi sınıfı, tarım emekçileri ya da kadın çalışmasında değil, gençlik çalışmasında da yaşandı. Gençlik kadroları gençlik kitlesinden kopuk, kendi gündemleriyle uğraştılar ve adım adım daraldılar.
Dolayısıyla son dört yılı aşkın bir sürenin kapsamlı bir değerlendirmesini, YS işçi, gençlik, kadın alanlarında neler yapılıp yapılmadığının ötesinde bir bakışla, bir bütün olarak, derinlemesine, çok yönlü ve sorgulayıcı olarak irdelemeliyiz. Neden bu konuma düştüğümüzün muhasebesini ayrıntılı yapmalıyız.
Burada bir iki sorun üzerinde özel olarak durmamız gerektiği inancındayız. Birincisi; YCKK`nin kuruluş (birinci) kongresinde aldığı kararlardır. Biz MK olarak şu görüşteyiz; YCKK kongresine sunulan belge ve hatta alınan kararlar genç kadroların ortak iradelerinin ürünü değil, … görüşleridir. Kongreye sunulan belgenin politik bir raporla ne içerik olarak ne de biçimsel olarak (dört yüz sayfalık ideolojik-politik değerlendirme raporu, dünya komünist hareketi tarihinde görülmemiştir) ilgisi yoktur. Alınan kararların (ki yüz sayfa civarındadırlar) gençlikle, onun mücadele dinamiğiyle ilişkisi yoktur, bunlar daha çok … ‘ın kendi kupkuru siyasal dünyasının ürünüdürler. Ayrıca, YCKK kongresinde alınan 16 nolu karar gençlik ikinci kongresinde kesinlikle iptal edilmeli ve bu iptal kararı, gerekçesiyle birlikte, parti ve devrimci kamuoyuna iletilmelidir. Bu karar kişiyi putlaştırmanın da ötesinde bir garabeti sergiliyor. Çünkü, bu karar, yaşayan bir kadroyu putlaştırma amaçlıdır. Ve üzülerek belirtelim, bu karar hepimizin alnında duran kara bir leke gibidir, bir ana evvel temizlenmelidir. Yoldaşlar! Gençlik kongresinde böyle bir karar alınabiliniyorsa bunun sorumlusu sadece öneren, sadece karara oy veren kimseler değil, hepimiziz. Yani hepimizin kendimizi sorgulamamız gerekiyor.

Yoldaşlar
Ocak 2002 genelgesinde MK; “kültürel kalkış noktalarımız ve cinsellik sorunu” başlığı altında beş şıktan oluşan bir yönlendirici tutumunu partiye iletmişti. Buraya hepsini alamayız ama özetleyerek alacağız.
“a- Parti; aşk, duygul ve cinsellik sorunlarına öncelikle ahlaki değil kültürel ve politik olarak yaklaşır. Bundan böyle de bu çerçevede gelişecek sorunları aynı bakışla ele alır ve çözümler. Komünistler gerek parti yapısının içerisinde gerekse dışında gelişen bu türlü sorunları ahlaki olarak çözümleyemez. Komünist parti kendi içerisindeki aşka ve duygu ilişkilerine ilişkin tutumunu, soyut teorik bakışın ötesinde, kadroların pratikte sergiledikleri ya da sergileyecekleri sağlam pratik davranışlarla gösterir; komünist değerleri adım adım topluma taşır, ama asla dayatmaz.
b- Komünistler kadını özel mülkiyetin bir parçası olarak gören ve dolayısıyla kadının ruhu ve bedeni üzerinde hak tanıyan bakışı reddederler.
c- Komünist siyaset, kadını önce insan, sonra kadın olarak kavrar…” vb. tutum ve değerlendirme yapılmıştı.

Yoldaşlar
Yapımızda son yıllarda bu konuda bir ilk yaşandı, ve yaşanmış olanın ne aşkla ne de kültürel aşkla bir ilgisi yoktur. Reddettik, ediyoruz. Kongremiz bu vb. sorunlardan hareketle sevgi ve aşk sorununa yaklaşımı özetleyen bir tutum almalıdır. Ve ayrıca, gençlik başta olmak üzere kapitalist ticari tüketim kültürünün bir parçası haline gelmiş olan “sevgili eskitme” modasını sorgulamalı ve bu soruna bir bakış açısı getirmelidir.

Yoldaşlar
Partimiz, örgütlü yapısı, hatta son yıllarda ağırlıklı gücü, yurtdışında konumlanmış bir yapıya sahip; eğer içeride örgütlü yapıyı geliştiremezsek, bu ileride bizi yurtdışı yapısına dönüştürme gibi bir tehlike ile yüz yüze getirebilir. Üzerinde durulması gereken birinci sorun budur.
İkincisi, yurtdışı parti örgütünün (YP֒ nün) de kendi özgülünde ciddi sorunları bulunmaktadır. Kongreye gelecek olan YPÖ delegeleri bu sorunları size taşıyacaklardır. Burada özel olarak YP֒ nün sorunları üzerinde bu nedenle durmayacağız, ancak şunlara işaret etmek gerekiyor.
YP֒ nün önemli görevlerinden birisi dünya komünist hareketiyle enternasyonal ilişkilerin kurulmasıdır. Ki bu alanda ilk yıllarda belli adımlar atılmış olmasına karşın, giderek bu çalışma zayıfladı. Bunun sorgulanıp aşılması gerekiyor.
Diğer bir sorun; Avrupa’da yaşayan kitleye dönük politikaların üretilmesidir. Bu alanda da kısır döngü, kimi adımların dışında aşılabilmiş değildir.
Batı Avrupa’ya sıkışıp kalmak, Ortadoğu ve Doğu Avrupa’ya açılamamak aşılması gereken bir başka sorun. Ek olarak aynı ülkenin farklı parçalarının komünist partileri olmamıza rağmen Güney Kürdistan Komünist Partisi başta olmak üzere diğer parçalardaki Kürdistan komünist, devrimci hareketleriyle ilişkileri geliştirememek yine aşılması gereken bir başka sorun olarak yurtdışı parti örgütünün önünde duruyor.

Yoldaşlar
Son aylarda MK’ nın önerisiyle partide tartışmaya açılan yeni projeye (yönelime) ilişkin burada ek olarak birşeyler söylemeye gerek olmadığı görüşündeyiz. Biz peş peşe iki genelgeyle, özellikle de tartışmaya ilişkin somut bir çerçeve sunması bakımından son genelgede, yeni yönelime ilişkin görüş ve önerilerimizi partiye ilettik. Üzerinde bir hayli tartışıldı, tartışılıyor. Bu tartışmanın ele alınıp başının bağlanması gerekiyor. Parti, tartışma ve arayışı kendi içerisinde bir sonuca bağlayıp; dışa dönük olarak da örgütlü tartışma ve arayışa yönelmelidir. Son olarak mali duruma ilişkin somut verilere, rakamlara geçmeden şunları belirtmek istiyoruz:
Mali sorunlar, aşmamız gereken temel sorunlarımızdan biri olarak önümüzde duruyor. Özellikle dördüncü kongreden bu yana partinin yükü tamamıyla YP֒ nün sırtına bindirildi. YPÖ ise hem ülkenin hem de kendisinin mali yükü altında zorlanıyor. Üstelik tartıştığımız yeni proje çok daha büyük meblağlarda mali girdiyi gerekli kılıyor. Nasıl çözeceğiz? Üzerinde durmamız gereken bir başka sorunumuz budur.
Rakamlara gelince: Eylül 1998’den bu yana geçen 4 yılı aşkın sürede belli başlı kalemler olarak mali gelir ve gider tablosu ektedir. Mali verileri içeren tabloya bakıldığında görülecektir ki gelirlerimiz ortalama bir bürokrat ailenin mali girdisi düzeyindedir. Bu mali girdiyle ne örgütsel sorunları çözecek yeni yönelişleri (planları) geliştirebiliriz, ne de politik mücadeleyi amaçlayan kampanyaları. Önce kongremiz, ardından da, başta seçilecek yeni yönetim olmak üzere, bütün parti yapısı bu hayati soruna çözüm üretmek zorundadır.
Yoldaşlar, sunduğumuz rapor olumluluklardan (başarılardan) çok olumsuzlukları (başarısızlıkları) içeriyor. Gerçeğimiz bu, bunu ortaya koyduk. Kongremiz bunu aşma iradesini ortaya koymalıdır. Kongreye başarı dilekleriyle hepinizi selamlıyoruz.
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK VE SOSYALİZM MÜCADELEMİZ
YAŞASIN KÜRT VE TÜRK HALKININ MÜCADELE BİRLİĞİ
YAŞASIN PARTİMİZ KKP
KAHROLSUN KAPİTALİZM KAHROLSUN ŞOVENİZM
KAHROLSUN EMPERYALİZM.

 



KKP 5. KONGRE KARARLARI:

I- EMPERYALİST SALDIRGANLIĞA VE HALKIMIZA DÖNÜK SAVAŞA İLİŞKİN

KKP 5. Genel Kongresi:

A – ABD, İngiliz blokunun Irak merkezli, Ortadoğu’ya yönelik geliştirdiği savaşa hayır der ve karşıt tutum alır. Aynı kararlılıkla ülkemiz üzerindeki işgale ve ilhakçı devletlerin 100 yılı aşkındır halkımıza dönük olarak sürdürdükleri savaşa da hayır der ve devrimci kamuoyunu tutum almaya çağırır. Başta Türkiye olmak üzere bölgenin ilhakçı devletlerinin Güney Kürdistan’a yönelik yeni bir işgal geliştirme hazırlıklarını teşhir eder.

B – „Avrasya’ya hükmeden dünyaya hükmeder“ belirlemesinin ABD başta olmak üzere emperyalizmin 21. yüzyıl stratejisinin temelini oluşturduğu ve ABD – İngiliz blokunun emperyalist saldırganlığının temelinde:
Avrasya enerji kaynaklarına el koymak; kapitalizmin birikim bunalımını savaşla aşabilmek ve özel olarak da ABD’nin süper güç konumunu 21. yüzyılda koruyabilmek için diğer emperyalist merkezlerin pazar alanlarını daraltabilme hedeflerinin bulunduğunu belirler. Kongremiz sosyalist Yugoslavya’yı parçalanmaya götüren dünkü emperyalist saldırganlığı reddederken;. ardından şeriatçı Taliban rejimine ve bugün de şoven Saddam rejimine dönük emperyalist saldırganlığı onaylamaz. Afganistan’daki Taliban rejimi ve Irak’taki -halkımızın can düşmanı- Saddam rejimi vb.gibi gerici, şoven rejimlerin yıkılmasından emperyalizmin değil; bu ülkelerde yaşayan işçi-emekçi halkların sorumlu olduğunu belirler.
ABD – İngiliz emperyalist blokunun Irak’a (Ortadoğu’ya) dönük saldırısının amacının, Kürtlere „özgürlük“, halklara „demokrasi“ getirme olmadığının altını çizer. Bölge ve dünya işçi-emekçi halklarını bu saldırganlığa karşı daha dinamik tutum almaya çağırır.
Kongremiz; Saddam rejimi başta olmak üzere bölgenin ilhakçı, gerici rejimlerini halkımızın, halklarımızın can düşmanı olarak görür. ABD - İngiltere emperyalist blokuna karşı mücadele ederken; aynı süreçte mücadelenin Saddam rejimine karşı da geliştirilmesini savunur. Ve ABD saldırganlığına karşı Saddam rejiminin, Saddam rejimine karşı da ABD saldırganlığının savunulmayacağını belirler.

C – KKP 5. Genel Kongresi

ABD – İngiliz emperyalist blokunun Irak’a saldırısına sırf „pazar kaybediyoruz“ kaygısıyla karşı çıkan Fransa, Almanya, Rusya’nın tutmunu da onaylamaz ve kamuoyuna teşhir eder. Fransız – Alman – Rus emperyalizminin, „savaş sonrası Irak’ın yeniden yapılandırılması BM denetiminde sürmeli“ diyerek pastadan pay istediklerini ve bu tutumlarıyla ABD – İngiliz saldırganlığına dolaylı destek verdiklerini belirtir ve onların bu tutmlarının ilerici, devrimci savaş karşıtı kamuoyu nezdinde teşhir edilmesini kararlaştırır.

D – KKP 5. Genel Kongresi

Başta Türkiye devrimci, ilerici, komünist güçleri olmak üzere, tüm savaş karşıtı güçleri emperyalist saldırganlığa karşı çıkarken aynı tutarlılıkla Güney Kürdistan’a yönelik saldırganlığa karşı da tutum almaya çağırır.
Küreselleşen kapitalizme karşı büyüyen muhalefetin emperyalist savaş karşıtı dinamikle örtüşerek hızla büyüdüğünü tespit eder. Olumladığı bu gelişmeyi 21. yüzyıl devrimci dalgasının ilk adımları olarak görür ve dünya komünist hareketini, büyüyen bu devrimci dalga içerisinde aktif yer alarak; mücadeleyi sosyalizm yolunda derinleştirmeye çağırır.

E - KKP 5. Genel Kongresi

Güney Kürdistanlı halkımızın özgürlük mücadelesinin gerici Saddam rejimi ile emperyalist blok arasında sıkıştığını, 21. yüzyıl başına sarkan ve ulusçu çizgide yürüyen tüm ulusal hareketler gibi güneyli Kürt ulusal hareketinin de emperyalizmle işbirliği içerisinde davrandığını,KDP, YNK liderliğindeki Federe Kürt Parlamentosu’nun eksikli burjuva demokrat nitelikte olup kuruluşunda emperyalist desteğin rolü olduğunu tespit eder ve emperyalizmle işbirliğini aşılması gereken bir ilişki olarak görüp eleştirir.
Bu tespit ve görüşlerle birlikte Güneyli Kürt Federal Parlamento’yu; gerek 4 gerici ve ilhakçı devletin organizeli kuşatıcılığının yarattığı büyük saldırganlığa karşı bir direnç merkezi oluşturması; gerek 200 yıldır ulusal özgürlük yolunda ödenen ağır bedeller karşılığında Güney’de elde edilen mevzilerin korunabilir olması; ve gerekse sınıfsal kurtuluşu perdeleyen ulusal evrenin tarihsel bir adım olarak aşılacak olmasını dikkate alan kongremiz, Güney’deki Kürt Federal Parlamentoyu şerhan destekler.

F - KKP 5. Genel Kongresi, aynı bakışla Filistin’de de bağımsız devlet hedefini destekler. Arafat liderliğindeki FK֒nün boğazına kadar bölge gericiliği ve emperyalizmle işbirliği içerisindeki duruşuna rağmen tarihsel bir adım olacağı gerçeğinden hareketle, Filistin Özerk Yönetimi’nin bağımsız devlet olma yönündeki çaba ve mücadelesini desteklediğini ilan eder.

G - KKP 5. Genel Kongresi

ABD – İngiliz saldırganlığının başta Ortadoğu halkları olmak üzere dünya halklarından ve savaş karşıtı kamuoyundan hak ettiği tepki ve öfkeyle yüzleşeceğini ve bu tepkinin giderek büyüyeceğini öngörür.
Emperyalist blokun, Saddam rejiminin üzerine bomba yağdırırken aynı zamanda Irak halklarının üzerine de bomba yağdırarak yaşlı-genç-kadın-çocuk sivil halkta büyük acılara yol açtığını hatırlatır; güneyli Kürt ulusal hareketini bu acıların oluşmasına ortak olmama yönünde uyarır ve Saddam rejimine karşı mücadele ederken emperyalist güçlerle ortak davranmamaya, en azından mesafeli davranmaya çağırır.

II- KÜRESELLEŞME VE KOMÜNİSTLERİN TUTUMU

Kapitalist küreselleşmenin, nesnel bir süreç olarak geliştiğine işaret eden kongremiz, sosyalist blokun yıkılmasıyla birlikte emperyalist merkezlerin ideolojik tutumla küreselleşme sürecini hızlandırdıklarını vurgular.
Merkezine emperyalizmin çıkarlarını alan kapitalist küreselleşmenin doğa ve çevreyi tahrip ettiğini, doğal kaynakları hızla erittiğini, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul hale getirdiğini, sınıflar arası uçurumu derinleştirdiğini saptar.
Ancak bu yıkıcı sonuçların yeni gelişmediğini, kapitalizmin yol açtığı bu sorunların, aslında onun tarihi ile yaşıt olarak geliştiğini, bugün ise kapitalizmin yıkıcı karakterinin önceki dönemlerden farklı olarak daha çaplı ve daha hızlı yol aldığını belirtir. Daha da merkezileşerek küreselleşen sermayenin bu süreçte ulus devlet ve ulusal bilinci kıskaca alarak eritmeyi hedeflediğini yeni bir olgu olarak saptayan kongremiz; bu tespitlerden hareketle:

a- Küreselleşmenin emperyalist merkezli geliştirilmesine karşı tutum almayı,
b- Sermayenin Avrupa Birliği’ne karşı emeğin Avrupa’sı perspektifinin öne çıkarılmasını,
c- Küreselleşmeye karşı ulus devlet savunusunun geri bir duruş olacağını,
d- Küreselleşen kapitalizmin, beraberinde, dünyanın her yerinde işçi sınıfının nicel varlığını nesnel olarak güçlendirdiğini, bu gelişmenin yeni komünist enternasyonalin zeminlerini pekiştirdiğini, güçlenen bu zemin üzerinde sivil enternasyonal benzeri örgütlenmelerin geliştiğini ancak komünistlerin hiyerarşik ama düne oranla daha organik komünist olarak mücadeleyi geliştirmesi gerektiğini saptar ve KKP’nin enternasyonal bir parti, komünist enternasyonalin Kürdistan’daki organik bir parçası olarak, dünya komünist partisinin kurulması yönünde üzerine düşeni yapmasını…kararlaştırır.

PARTİYA KOMİNİST A KURDİSTAN (KKP)
5. GENEL KONGRESİ
SONUÇ BİLDİRİSİ


HALKIMIZA, HALKLARIMIZA, DÜNYA KAMUOYUNA

2003 ilkbaharında toplanan KKP 5. Genel Kongresi:

Uluslararası alanda ve bölgemiz Ortadoğu`da meydana gelen son gelişmeleri; bu çerçevede Amerikan – İngiliz emperyalizminin Irak’a saldırısını; Kürdistan ulusal özgürlük mücadelesinin sorunlarını; Türkiye ve Kürdistan’daki son siyasal gelişmeleri; işçilerin, emekçi köylülüğün, gençliğin, kadınların yaşamsal sorunlarını; ve özel olarak da bir süreden beri partimizin iç gündemini oluşturan örgüt ve örgütlenme sorunları gibi yüklü bir gündem üzerinde çalışmalarını sürdürmüştür.

KKP 5. Genel Kongresi:

Sosyalist sistemin yıkılmasıyla birlikte, emperyalist burjuvazinin, bilinçli bir
yönelimle, kapitalist küreselleşmeyi dünya çapında hızlandırdığını; öte yandan hızlanan küreselleşmeyle örtüşen ya da ona paralel seyreden bır diğer gelişme olarak, farklı emperyalist merkezler arasında dünya üzerinde egemenlik kurma ve pazar paylaşım kavgasının da kızıştığını; hızlandırılan kapitalist küreselleşmenin artan yıkıcı sonuçlarının emeği, dünya halklarını ve doğayı ağır sorunlarla yüzyüze bıraktığını; bu süreçte kapitalizmin doğasında mevcut vahşi karakterinin tüm çıplaklığıyla açığa vurduğunu; işçi sınıfının ikiyüz yıllık kavgasının ürünü olan kazanılmış sosyal hakların burjuvazi tarafından geri alınmak istendiğini…tespit eder.
Hızlandırılan kapitalist küreselleşmeye ve artan emperyalist saldırganlığa
karşı dünya çapında ilerici, demokrat, hümanist, devrimci muhalefetin giderek büyüdüğünü; küreselleşen kapitalizme karşı gelişen muhalefetin, halihazırda, ağırlıklı olarak kapitalizmin kendisinden ziyade, yol açtığı sonuçlarla uğraşan, vahşi kapitalizme „sosyal“ ve „insani“ bir çehre kazandırma hedefiyle sınırlı, güdük bir sivil muhalefet olarak geliştiğini belirtir ve uluslararası emek hareketini, devrimci, komünist siyasal dinamikleri küreselleşen kapitalizme karşı gelişen bu muhalefet hareketi içerisinde daha etkin yer alarak ve üzerinde etkili olarak bunun devrimci siyasal niteliğini derinleştirmeye çağırır.

KKP 5. Genel Kongresi:

20. yüzyıl devrimci dalgasının kendi işlevini yerine getirdiğini, 20. yüzyılın
ilk üç çeyreğinde önemli atılımlar gerçekleştirerek dünyanın çehresini değiştirdiğini, zamanla durgunlaşıp geri çekilerek yüzyılın sonuna doğru tamamen kırıldığını; 20. yüzyılın devrimci, ilerici, komünist dinamiklerinin bugüne sarkan öğelerinin önemli ölçüde reformizme evrildiğini, dünya çapında kapitalist sisteme entegre olduğunu ve giderek yeni bir sosyal demokrat harekete dönüştüğünü; başka bir ifadeyle sermayenin, bu dinamikleri, soldan manipüle ederek kendi etki alanına çektiğini; yeni bir sosyal demokrasiye evrilen bu dinamiklerin farklı sivil „sosyal forumlar“ türünden bir sivil enternasyonalin çekirdeğini oluşturduğunu; bu sivil forumların ideolojik, politik, pratik duruşlarıyla kapitalizmin salt sonuçlarına karşı tutum almanın ötesine gidemediklerini; öte yandan, küreselleşen kapitalizmle paralel olarak yeni bir Dünya Komünist Partisi’nin (Komünist Enternasyonal’in) nesnel zeminlerinin güçlenmiş olduğunu belirlemiştir. Kongremiz bu belirlemelerden hareketle: emperyalizme ve kapitalizme karşı, devrimci duruşları net olan komünist dinamikleri, şekillenen yeni sosyal demokrasi ile kökten kopuşu gerçekleştirerek organik bir komünist enternasyonalin yaratılması yönünde mücadele etmeye çağırır. KKP olarak bu tür bir çalışma içerisinde yer alacağını ilan eder.

KKP 5. Genel Kongresi:

ABD emperyalizminin genelde Avrasya’ya, özel olarak da Orta Asya ve
Ortadoğu’ya yönelik egemenlik hesaplarının temelinde, herşeyden önce, daralan enerji kaynakları karşısında kapitalizmin artan ucuz enerji ihtiyacının yattığını; önce Afganistan’a, ardından da Irak’a saldırarak gerçekleştirdiği işgal ve talanla başta silah ve petrol tekelleri olmak üzere tekelci sermayeye pazar alanları ve hammadde kaynakları kazanarak emperyalist-kapitalist ekonomiye canlılık getirmeyi hedeflediğini; Afganistan’a ve Irak’a „demokrasi ve özgürlük getireceğiz“ şeklindeki beyanlarının yalan ve demagojiden ibaret olduğunu; daralan enerji kaynaklarını ele geçirme hedefi üzerinde farklı emperyalist odaklar arasında egemenlik yarışının yeniden kızıştığını tespit eder.
Kongremiz emperyalizmin Irak’a yaptığı saldırı ve işgal harekatını reddederken; aynı tutarlılıkla Kürdistan’daki işgale ve yıllardır halkımıza karşı sürdürülen savaşa karşı da tutum alır; bölge halklarını, ilerici, devrimci, komünist güçlerini de buna karşı tutum almaya çağırır.
Kürdistan komünistleri ABD emperyalizminin saldırganlığına karşı dururken; ABD ile egemenlik ve pazar kapma yarışında olan Fransa-Almanya eksenli, Rusya destekli emperyalist odağın politikalarına karşı da tutum alır; bunların sahte „savaşa hayır“ tutumlarını teşhir eder; emperyalist savaşa karşı mücadeleyi, kapitalizme karşı mücadele ile bütünlük içinde ele alır; bu bağlamda işçi sınıfını, ezilen halkları emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleyi yükseltmeye çağırır.

KKP 5. Genel Kongresi:

Halkımızın Kürdistan’nın dört parçasında yürüttüğü ulusal özgürlük ve sosyalizm uğruna mücadelesini selamlarken; Güney Kürdistan’da burjuva demokratik nitelikli federal devlet kurma yönündeki çabalarını destekler; güneyli Kürt ulusal demokratik hareketini, kendi iç birliğini sağlamaya ve Arap, Asuri, Türkmen halklarıyla birlikte emperyalizme karşı tutum ve mücadeleye çağırır.
Kongremiz Filistin halkının haklı davasını ve özerk Filistin devletinin bağımsız devlet olma yönündeki mücadelesini destekler; bölge halklarını siyonizme karşı mücadelede Filistin halkıyla dayanışma içerisinde olmaya çağırır.
Kongremiz Kıbrıslı halkların özgür iradelerine dayalı demokratik çözümü destekler; Türk ve Yunan şövenist ve militarist güçlerinden ve emperyalist denetimden bağımsız olarak, dış güçlerden arındırılmış bir Kıbrıs’ta halkların özgür-demokratik birlikteliği geliştireceğine inanır.

KKP 5. Genel Kongresi:

Kürt sorununun, Kuzey Kürdistan’da, Türkiye’nin Avrupa Birliği`ne uyum süreci çerçevesinde, Türkiye’den istenen kimi kriterlerin sınırları içerisinde çözülemeyeceğini; Kürtlerin ya da bir başka halkın özgürlük taleplerinin Avrupa emperyalizminin gündeminde yer almadığını; kendi kirli emperyalist çıkarları dışında hiçbir şeyi dert edinmeyen emperyalist ülkelerin sahte çözümlerinin aksine genelde Kürt, özelde kuzeydeki Kürt sorununun kısmi kültürel haklar, idari özerklik vs. sağlama ötesinde birleşik veya bağımsız devlet kurma sorunu olduğunun altını çizer; ulusların kendi kaderlerini kendilerinin serbestçe tayin etme hakkının Kürt sorununda halen güncel, geçerli tek adil, hakkaniyetli, demokratik çözüm yolu olduğunu vurgular; Kürt sorununun çözümünde emperyalist destek ve müdahaleleri esastan reddeder; emperyalizmden, özellikle ABD’den destek ve çözüm beklentisi içerisinde olan aydın ve siyasetçileri ham hayallere kapılmaktan ve halkımızı yanlış beklentilerle oyalamaktan sakınmaları hususunda uyarır.
Kürt sorunu ulusal-demokratik olduğu kadar, sınıfsal-toplumsal bir sorundur: Kürdistanlı işçi-emekçiler ulusunun ulusal ve sınıfsal kurtuluş sorunudur; Kürt halkının tam özgürlük içinde doğal gelişme hakkı olduğu kadar, onu ezen ulusların kendi burjuva efendilerinden kurtulma ve halkımızın kendi kaderini kendisinin tayin etmesine saygı temelinde Kürt halkıyla ortak kurtuluş mücadelesi geliştirme ve başarmaları sorunudur. Bu nedenle kongremiz sorunun çözümü yönünde Kürt, Türk ve azınlıklar halklarının ortak mücadelesinin tayin edici öneminin altını çizer ve halkları ortak düşmana karşı ortak mücadeleyi güçlendirmeye çağırır.
Kongremiz „demokratik cumhuriyet“ tezinin çözümsüzlüğünün tüm yönleriyle açığa vurduğunu; 21. yüzyıl başında artan emperyalist saldırganlığın, zaten var olmayan „demokratik uygarlık çağı“ iddiasını anlamsızlaştırdığını; bu iddiada ısrar etmenin A. Öcalan’a, KADEK’e ve halkımıza yarar değil zarar getireceğini belirtir. KADEK’i „demokratik cumhuriyet“ tezini soldan bir tutumla reddetmeye çağırır.

Kongremiz:

Kuzey Kürdistan’da güçlenen kapitalist gelişmeyle birlikte işçilerin çalışma ve yaşama koşullarının her geçen gün daha da ağırlaştığını; çalışan bir işçiye karşın iki işsizin bulunduğu koşullarda sermayeden gelen ağır çalışma koşullarına işçilerin boyun eğdiğini; mevcut sendikal bürokrasinin, bu sorunların çözümünde emeğin önünde yürümek bir yana, tersine, mücadelenin engeli haline geldiğini; kapitalizm yıkılmadan emeğin sorunlarının çözülemeyeceğini; kapitalizmin sınırları içerisinde kazanılan ekonomik, sosyal hakların sermayenin yeni saldırılarına her an açık olduğunu vurgular ve işçileri ekonomik-sosyal haklar için mücadelenin ötesinde nihai kurtuluşları uğruna mücadeleyi güçlendirmeye; bu kavganın Kuzey Kürdistan’daki örgütlü gücü olan KKP saflarında yer almaya çağırır.

KKP 5. Genel Kongresi:

Kadın cinsinin büyük ve tarihi yenilgisinin insanlığın özel mülkiyet düzenine ve sınıflı topluma geçişiyle başladığına; erkek egemenliğiyle bütünleşerek derinleştiğine; kadın sorununun tarihsel olduğu kadar, güncel bir sorun olduğuna; Kürdistan kadınının ise sınıfsal ve cinsiyetçi baskının yanı sıra ulusal baskının da boyunduruğu altında bulunduğuna; kapitalist özel mülkiyet düzeni aşılmadan kadının özgürleşemeyeceğine işaret eder; bu bağlamda işçi-emekçi kadınları ulusal özgürlük ve sosyalizm mücadelesinde aktif yer almaya çağırır.

Kongremiz:

Halkların yeniden canlanan anti-emperyalist mücadelesinin saflarında gençliğin etkin biçimde yer almaya başladığını; kapitalizmin gençliğe yozlaşma, tüketim kültürünün esiri olma, en iyi durumda bazılarına sermayenin maaşlı kapıkulu olma ötesinde birşey veremediğini; kapitalizmin en gelişmiş olduğu Batı Avrupa ve Amerika gibi emperyalist toplumlardaki gençliğin içinde bulunduğu bataklığın bunun en iyi kanıtı olduğunu hatırlatır; ülkemiz gençliğinin yaşamın her alanında kapitalist sömürü ve baskının yanı sıra ve ondan daha ağır şekilde şöven rejimin baskılarıyla yüzyüze kaldığını belirler; gençliğimizi rejime ve kapitalizme karşı aktif mücadeleye ve Kuzey Kürdistan komünist gençliğinin örgütlü gücü olan YCKK saflarında militan ve örgütlü mücadelede yerini almaya çağırır.

KKP 5. Genel Kongresi:

Kongremizin, yasadışı gizli siyasal örgütlenme koşullarına rağmen, parti tüzüğünün öngördüğü sürede örgütlendirilmesi ve başarıyla sonuçlandırılmasının örgüt içi demokrasi ve örgüt işleyişi yönünden olumlu bir husus olduğuna; örgüt ve örgütlenme anlayışı üzerinde parti içinde bir süreden beridir yürütülen tartışmaları belli yönleriyle sentezlediğine; ancak 21. yüzyılın hiç olmazsa yaşadığımız dönemine denk bir örgüt biçimi ve örgütlenme tarzı yaratılması hususundaki arayışımızın; bu bağlamda inceleme, araştırma, tartışma, kısacası düşünce üretiminin tüzüksel çerçevede devam etmesi gerektiğine işaret etmiştir. Hem ideolojik-teorik üretim alanında hem de pratik yaşam-eylem içerisinde bu çalışmanın sürdürüleceğine işaret eden kongremiz; Kuzey Kürdistanlı komünistleri bu arayışa ortak olmaya; birleşmiş, tek ve güçlü bir komünist partisini yaratma mücadelesinde KKP saflarında yer almaya çağırır.

KAHROLSUN EMPERYALİZM!
KAHROLSUN ŞÖVENiZM!
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK VE SOSYALİZM MÜCADELEMİZ!
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ!
YAŞASIN KKP!

Kürdistan Komünist Partisi 5. Genel Kongresi